17 Ocak 2008

Yağmur bebek geldi, hoşgeldi...

Birtanem kızkardeşim Figen'im dün doğum yaptı.. Yağmur bebeğimiz, doktor amca ile 17 Ocak için anlaşmamışlar gibi, 1 gün önceden gelmek istedi.. Buyur ettik, içeri aldık.. Bir yağmur damlası kadar güzel ve pembe.. Doğum hikayesini anlatmalıyım şimdi detaylarıyla.. Zira taaaa Kanada'dan bekleyenler var bu haberleri:-)))
...
16 Ocak 2008, sabah saat 05:58, telefonum çalıyor, ben uyku mahmurluğuyla saat 06:00 da çalan telefon alarmım zannediyorum, bir gözüm kapalı kapamaya çalışıyorum alarmı ama aniden telefondaki ismi görüyorum, Figen cepten arıyor... Bu saatte? Anlıyorum hemen durumu, yolcumuz yolda anlaşılan.. Açıyorum telefonu, "Biz hastaneye yattık, sancılanıyorum, geliyor kızım" diyor Figen....
...
O saatten sonra uyumak ne mümkün.. Hemen telefonla bir servis organizasyonu yapıyorum, şirketin ofisi de bir gün önce değişmişti, tesadüf bu ya.. Biraz daha oyalanıp, kalkıyoruz O.nunla, giyinip, kahvaltı edip, düşüyoruz yola..
...
Saat 09:05'de hastanedeyim. Yol boyunca telaşlıyım, Allahım sen yardım et diye dua ediyorum, nerede bir doğum yapan varsa, içinde kardeşime de..
...
Hastane sakin, Özel Haliç Hastanesi, 105 nolu oda.. İçeride önce baba adayı Nejat'ı ve teyzesi Türkan ablayı görüyorum. Kanapede oturuyorlar.. Herkesin yüzleri gergin.. Figen yatakta, üzerinde ameliyat önlüğü var.. 15 dakikada bir gelen yaklaşık 50 saniye sürdüğünü ölçtüğüm sancıları var. Yüzü yorgun ve kaygılı.. Sancı geldikçe sıklaşıyor nefesleri.. Çok acıyor belli..
...
Saat 11'e doğru sonda takılıyor, sancılar sıklaşıyor, Figen ağlıyor.. Kendi doktoru ve anestezi uzmanı geliyorlar ziyarete.. Saat tam 11'de ameliyathaneye alınıyor Figen.. O giderken hepimiz dua ediyoruz, biliyoruzki bu bir vedalaşma değil, bir tanışmanın başlangıcı olacak, ama zor işte yine de.. Ben ağlıyor muyum ne Figen'e belli etmeden?
...
Saat 11:15, Yağmur bebekle tanışma vakti.. Geliyor hemşirenin kucağında, beyaz bir havluya sarılmış.. Hepimiz koşuyoruz, durmuyor hemşire, bebek odasına geçelim, camdan seyredin diyor..
...
Önce tartılıyor, boyu ölçülüyor Yağmur'un.. 51 cm ve 3.180 gr.. Maşallah... Cildi tam olara temizlenmemiş henüz, beyaz bir kremsi tabaka var üzerinde. Hemşire temizliyor, altını bağlıyor önce.. Sonra küveze konuyor kızımız... Çok ağlamıyor küvezde, daha çok gerinip uyukluyor..
...
Cildi bembeyaz, Figen'in küçüklüğü gibi kapkara mı olur acaba diyorduk ama Yağmur'un da cildi babaya çekmiş bembeyaz.. Elleri ve ayacıkları üşümüş gibi, ama o halinden memnun.. Yalanıyor ve çok şirin görünüyor. Saçlı bir bebek kızımız, gerçi Yağızın saçları daha uzun ve sıktı.. Bebek hemşiresi küvezde yatarken iki ayrı mini şırınga ile iğne yapıyor kızımıza.. Aşı galiba bunlar... Ağlıyor biraz.. Bi de azıcık bacağı mı kanıyor ne iğneden sonra.. İçim gidiyor..
...
Bu arada Nejat'ın diğer teyzesi geliyor, hepimiz camekanın önündeyiz, elimde fotoğraf makinası.. Yine mi gözlerimden yaşlar akıyor ne? Ama elimde değil, taa içimden geliyor bu gözyaşları...
Yağmur'un cildi hiç kırışık değil, Yağız'ın cildi daha esmer ve daha buruşuktu. Çünkü daha zayıftı Yağız doğduğunda ve daha kısa:-)
...
20 dakika kadar sonra çocuk doktoru bu kez bebek odasına gelip, muayene ediyor Yağmur'u, yüzünü okumaya çalışıyorum, memnun gibi. İçimden derin bir oh çekiyorum.
...
Bu arada telefonlar hiç susmuyor, Yağız evde babaannesiyle beraber.. Benim anne ve babama ise henüz haber vermedik.. Çünkü annemin yüksek tansiyonu ve konu biz olunca inanılmaz bir avhamı var haliyle.. Ama o hep hisseder, eminim yine hissetmiştir diyorum içimden.
...
Saat 12:00'ye geliyor.. Önce Nejat kaygı cümleleri kurmaya başlıyor.. Merak etme diyorum, gelecek birazdan.. Ben de asansörün tam karşısındaki sandalyeye oturup bekliyorum. Nejatın büyük teyzesi geliyor yanıma, burada oturma sandalye tepesinde, git odada bekle, ben haber vericem sana diyor.. Ben de hamileyim ya, kıyamıyor..
...
Odaya gidiyorum, hasta bakıcı gelip, odayı toparlıyor, bebeğin giysilerini ayırıyoruz beraber. Figen iki takım hastane çıkışı almış, ne olur ne olmaz diye.. Alıp götürüyor hastabakıcı pempiş-lila rengindeki kelebekli takımı bebek odasına..
...
Derken Figen geliyor sedye ile.. Allahım çok şükür sana.. Kendinde, epidural anestezi olduğu için narkozdan uyanma sorunu yok.. Sancısı da yok iyi, fotoğraf makinasından Yağmur'un ilk resimlerini gözteriyoruz, o da ağlıyor..
...
Sıra geldi annemleri aramaya, çıkıyorum koridora, annem çıkıyor telefona, sesi kaygılı, Figeni arıyorum evde yok diyor.. Meraklanma diyorum, Yağmur torunun geldi, hastanedeyiz hadi siz de gelin.. Başlıyor annem ağlamaya, sesi inanılmaz heyecanlı.. Nasıllar diyor, Figen iyi mi, bebek iyi mi diyor.. Ama ben cevap veremiyorum çünkü ben de ağlıyorum yine:-)
...
Odaya dönerken Yağmur'a bakıyorum camekandan, hemşire üzerini giydiriyor, pembe giysinin rengi yanaklarına vurmuş, bir su damlası kadar güzel.. Ve çıkıyor hemşire kucağında Yağmur'la..
Hemen odaya koşup, Figen'e haber veriyorum.. Figen zaten ameliyathanede görmüş kızını, öpmüş, koklamış bile.. Geliyor Yağmur hanım ve hemşirenin de yardımıyla emmeye başlıyor.. Herşey yolunda çok şükür..
...
Şimdi bir büyük işimiz kaldı, Yağız ile Yağmur'un tanışması.. Yağız geldiğinde Figen in kucağında olmamasına dikkat edeceğiz, Yağmur'a fazla yanaşmayacağız.. Hepimiz ödevlerimizi çalıştık..
Ve büyük buluşma, Yağız giriyor içeri büyük bir neşe ile, gözleriyle odayı hızlıca kolaçan ediyor ve hemen kardeşinin yanına koşuyor.. Yüzü güleç her zamanki gibi kuzumun.. Heyecanlı heyecanlı kardeşini seyrediyor, bir yandan da konuşuyor, çok küçük diyor.. Diyorum ki Yağızcım, bak kardeşin aynı sana benziyor, ne kadar güzel değil mi? O andan sonra Yağız herkese şöyle diyor, "Kardeşim ne kadar güzel, ne kadar şirin değil mi? Çünkü bana benziyor aynı..."
...
Oh çok şükür travmatik bir olay yaşanmadı, Yağız herkesle aynı şekilde muhabbete devam ediyor, arada gidip kardeşini seviyor.. Yanağına dokunuyor, ne kadar da yumuşak diyor.. Babası diyor ki, hastanede dokunmuycaz kardeşine, ama evde bol bol sevicez... Tamam diyor Yağız...
...
Bu arada annesiyle de konuşuyor kuzum benim.. "Anne, kardeşimi karnından nasıl çıkardılar ki?" diye günün sorusunu soruyor.. Diyor ki Figen; ben uyuduğum için hatırlamıyorum, doktor amcalar almışlar karnımdan.. Tabi kafasına yatmıyor tontiş oğlumun bu cevap, kanar mı hiç.. Birazdan gelen hemşireye soruyor bu kez aynı soruyu Yağız.. Hemşire de demez mi "annenin karnını kesip aldık" diye.. Kabus... Biz kesme fiilini özellikle kullanmıyoruz, hemşirenin yaptığına bak.. Yağızın arkasına geçip el kol işaretleriyle fısıldıyorum, kesmek yok diye ama Yağız alacağını aldı bir kere.. Ben kesmek hiç hoşlanmam, ben kandan hiç hoşlanmam deyiveriyor.. Hemşire lafı geveliyor ağzında, kesmek yok canım yanlış anladın sen, karnından aldık bebeği falan diyor... Yağız'a bakıyorum ikna olmuş gibi değil pek.. Ama bir daha da sormuyor bu konuyu...
...
Akşam üzeri Yağmur'u severken, altından porkkkkk diye bir sese hepimiz çok seviniyoruz.. Daha başımıza geleceğin farkında değiliz tabi.. Yağmur mızıldanıyor, emmek için, Figen mızıldanıyor, altını değiştirin pişik olur diye.. Bebek hemsiresini çağırıp, onun yardımıyla emziriyoruz Yağmur'u.. Çok güzel tutuyor annesinin memesini.. Maşallah kızıma.. Emiyor cork cork....
...
Sonra altını açalım diyoruz, siz açabilirsiniz diyor hemşire, canıma minnet benim de.. Tedarikliyiz nasılsa.. Açıyorum altına pempiş kızımın, ne kadar yapmış olabilirki bu el kadar bebek diye düşünmeme kalmadan bir bakıyorum ki amanın, taaaa beline kadar kaka yapmış bu fıstık.. Hani şu koyu renkli ilk kakası bu... Temizliyorum tabi el mahkum.. Ama hayatımda ilk kez bu kadar küçük bir bebeğin altını alıyorum.. Tecrübe iyidir:-)))))
...
Sonrası bilindiği gibi.. Gelenler, gidenler... İyi dilekler... Maşallah diyoruz, seyrediyoruz, öpmeye kıyamıyor, kokluyoruz pembe yanaklı, ıslak dudaklı yağmur damlası kızımızı..
...
Darısı bizim başımıza:-) Darısı tüm isteyenlerin başına :-)
...
Hamiş : Fotoğrafı yokmu hiç bu kızın derseniz teyzesi ben olursam olmaz mı hiç.. Ama hepsi hastanedeki makinamda.. İlk fırsatta buradan da paylaşağım..

14 Ocak 2008

Alış-veriş Zamanı...

Cumartesi günü yoğun bir alış-veriş trafiği yaşadık. Yukarıdaki resimde görülen, oğluma aldığımız puset.. Yalnız bizim aldığımızda renkler farklı.. Gri olarak görülen yerler lacivert. Genel konsepti lacivert-kırmızı ve üç tekerlekli oluşu.. Aslında benim pusetlerle ilgili olarak illa 3 tekerlekli olsun diye bir şartım yoktu ama O. en başından beri 3 tekerlekli olsun, kolay sürülsün, hafif olsun, rahat olsun diyordu.. Sanırım bu puset üç özelliği de kapsıyor. Neyse çok şirin bir alet sonuçta, güle güle kullansın inşallah Emre paşamız...
.
Cumartesi günü yaptığımız esas alış-veriş olayı ise Emre'nin yatak odası takımını sipariş vermek oldu. Önceki haftalarda Modoko'yu gezmiştik. Bu hafta da Modesa'yı gezdik. Şirin Bebe adlı mağazadan seçtiğimiz takımı, özel isteklerle tamamen kendimize uydurduk diyebilirim. Dükkan sahipleri özel üretim yaptıkları için her türlü isteğimizi uzun uzun not edip, siparişi o şekilde aldılar. Neler değişti derseniz, genel konsepti Denizci bebek şeklinde olmasına rağmen biz çekmece sayılarından, renklerine, tutma saplarında, uzunluk-genişlik bilgilerine varana kadar birçok parametreyle öyle çok oynadık ki sanırım kişiye özel sipariş gibi oldu. Büyüyen bir yatak, 3 kapılı gardrop, şifonyer, oyuncak sandığı ve duvar rafından oluşan takımımız 5 Şubat gibi gelecek. Cumartesi gecesi sürekli rüyamda odayı yerleştirdim. Artık nasıl taktıysam kafama.. Şimdi halı, perde, duvar süsü/bordürü, lamba gibi ayrıntılar var. Bir de siparişi verirken, kullanılmasını istemediğimiz bir takım aparatları takmadan getirmelerini istedim, onları kendim başka objelerde kullanmayı düşünüyorum, bakalım neler çıkacak...
.
Ha bir de Pazar günü O.nun azmi sayesinde odayı boşalttık, port yatağı bizim yatak odasına taşıdık ve odanın duvarlarını boyamaya karar verdik. Ancak O.nun içine sinmediği için tüm duvarları önce zımparalayıp, sonra bir kat astar boya ve renkli boya ile boyamaya karar verdik. Duvar rengini buz beyazı ya da uçuk mavi düşünüyoruz, henüz karar veremedik.

11 Ocak 2008

Sigara İç(me)me Özgürlüğü..




Bu günlerde malum sigara yasakları ile ilgili birşeyler yazayım diyordum ki, tesadüfen http://www.sigara.tv/ ye düştü yolum. Meğer bir süre önce kendi bloğumda yayınladığım sigarayı bırakmamla ilgili yazımı yayınlamak için bana ulaşmaya çalışmışlar ama mail adresim olmadığı için ulaşamamışlar bana. Önemi yok tabi, zaten yazımın altında da kibarca açıklamışlar durumu. “İnşallah Filiz Hanım kızmaz” falan demişler.

Çok hoşuma gitti, kızar mıyım hiç? Bu şekilde sigarayı bırakmayı düşünen insanlara bir nebze de olsa örnek olabilirsem ne mutlu bana..


Şimdi gelelim sigara yasaklarına..

Hiç kimse kızıp üzerine alınmasın ama bizim milletimize iyilik yaramaz diye düşünüyorum ben artık. Herkesin –evet herkesin- sağlığı için bu kadar önemli bir konuda böyle bir karar alınıyorken, insanların kendi beş kuruşluk zevklerini ertelememek ya da ortamını değiştirmemek adına, geriye kalan herkesi yani yaşlısını, bebeğini, çocuğunu, hamilesini, alerjilisini, hastasını, sigarayı bırakmışını, nefret edenini bir kalemde silip atması üstelik de bunu gayet arsızca yapması çok anlamsız geliyor bana..

Daha önce de bahsetmiştim, 10 yıl aktif olarak sigara içtim ben.. Yani hiç sigara kullanmamış, yemekten sonraki ya da bir arkadaş ortamındaki o 1-3-5 dal sigaranın ne keyifli bir içecek olduğunu bilmiyor da değilim, unutmuş da değilim.. Bir zamanlar şehirlerarası otobüslerde bile sigara içtiğimi utanarak hatırlıyorum.. Yasak olmasa bile ne saygısızlık yarabbim? Zaten kutu kadar bir mekana tıkılmış 50 civarındaki insandan birisin ve oturarak saatlerini tekerlek üzerinde geçiriyorsun bir de etrafını dumana boğuyorsun..

Her zaman inanmışımdır ki; eğer düzgün bir gerekçe göstererek bir yasak koyar ve cezai yaptırımını adam gibi uygularsanız, hayata geçirilemeyecek yasak yoktur… Mesela birkaç yıl (belkide daha fazla) önce başlayan emniyet kemeri takma zorunluluğu gibi, ya da kapalı mekanlarda sadece bu işe ayırılmış özel alanlarda sigara içebilmek gibi…

Bizim insanımız her zaman yasakları delmek için dahiyane fikirler üretmiş ve de uygulamış olmasına rağmen, cezai yaptırımları adam gibi hakkıyla uygularsanız, hi,ç problem yaşamazsınız..

İnsan bir sigara tiryakisi olunca, onu sigara içmekten alıkoyabilecek her türlü negatif durumu bir şekilde pozitife çevirebiliyor. Bunu bilinçaltı mı yapıyor bilmiyorum ama sigara içtiğim günlerde böyle bir yasak gelseydi herhalde herkes gibi tepkili olurdum.. Beyin nikotine karşı olan bağımlılığı nedeniyle öyle güzel bahaneler bulup, bunları saçma da olsa savunabiliyor ki şaşarsınız…

Şimdi etrafımdaki sigara tiryakilerine bakıyorum da hepsinin söyleyecek sözleri, savunulacak sigara içme özgürlükleri var.. Peki benim sigara dumanı solumama (pasif içici olmama) özgürlüğüm/talebim ne olacak bu durumda? Kardeşim siz sigara içeceksiniz, kendinizi zehirleyeceksiniz, eyvallah, kişiye özel bir durum bu.. Ama beni niye zehirliyorsunuz ki? Hangi hakla? Siz kimsiniz ki benim ya da çocuğumun olduğu ortamı ölümcül hale getireceksiniz ki? Ben hani derler ya gül yaprağıyla dokunmaya kıyamayacağım en değerli varlığımı evladımı niye sizin nikotin kotan iğrenç ellerinize veya nefesinize mahkum edeyim ki?

Efendim, büyüyen tek bebek o mu olacakmış? Yanında/evinde sigara içirmeyen tek hamile ben miymişim? Bunu savunan kişinin kesin doksan küsur yaşına kadar yaşamış, günde 3 paket sigara tüketen bir süper dedesi/ninesi/annesi/babası vardır ve sigara sağlığa zararlı olsaymış onlar okadar yaşamazmış.. Savunulan şeye bakar mısınız? Ne kadar saçma, ne kadar sığ ve cahilce… Söyleyecek söz bulamıyorum.

Ben de istiyorum, eşimle dostumla gideyim bir meyhaneye, yiyelim, içelim, eğlenelim, şarkımızı türkümüzü söyleyelim, gelelim. Ama yanımızdaki masadaki mesela 10 kişinin orada oturduğumuz 3-4 saat boyunca yaklaşık kişi başı birer paket olmak üzere içtikleri sigara dumanını soluyarak değil.. (3-4 saatte birer paket sigara içilir mi demeyin, içilir, biliyorum, hele dost meclisinde içki masasında iseniz kesin içilir.)

Ya da buluşmuşum kız arkadaşlarımla, gitmişiz bir kafeye, şöyle yemeğimizi yiyelim, kahvemizi içelim, muhabbetin, dedikodunun dibine vuralım demişiz… O da ne? Gidilen mekanda sigara içilir/ içilmez bölümler yapmışlar.. İyi de aynı odanın içinde bir masada sigara içilirken yandaki masada içilmiyor.. Ne anladım ben bu işten? Efendim havalandırması varmış? Pehhhhhh.. Geçin allah aşkına, hepimiz biliriz ki böyle mekanlar hep bel hizasında dumanaltı griliğinde olur…

Efendim köy kahvesinde de sigara yaşağımı olur muymuş? Olur kardeşim olur. Hatta inanmazlar ama tiryaki olmayanlara değil, tiryakilere de yarar bu yasak. Daha önce çalıştığım ofiste sigara içmek serbest iken nasıl masamdaki küllükte sürekli tüten bir sigara olduğunu, yasak geldikten sonra ise sigara içeceğim zaman dışarı çıkıp sigara içip geldiğimi hatırlıyorum.

Ayrıca sigara içen birisiyle yakın veya aynı mekanda bulunmanın bir dezavantajı da sadece duman solumak değil, meydana çıkan iğrenç kokuya da mecbur kalmaktır.. Bazen öyle kokulu ortamlar olur ki kaçmak isteriz. Mesela çok afedersiniz ama kanalizasyon kokulu bir ortamda kalmak nasıl hepimizi rahatsız ederse, tiryaki olmayanlar için sigara kokusu da aynı derecede rajhatsızlık vericidir. Her aldığınız nefeste beyninizden aynı sinyaller gelir, “iğrenç sigara kokuyor” diye…O kokunun elbiselerinize, saçınıza ve hatta teninize sinmesinden bahsetmiyorum bile…

Yaz yaz bitmez bu konu bende, yazdıkça sinirlenip, devam ediyorum klavyemi dövmeye:-)
Sonuç itibariyle ben (biz) sonuna kadar destekliyoruz bu yasakları.. Başkalarına zarar vererek yapılan hiçbir davranışımızı savunmak için özgürlükten, hürriyetten bahsedemeyiz çünkü..

10 Ocak 2008

Birikmiş resimlerim var hanımmmmm...


Kurban bayramından beri çekip biriktirdiğim resimlerim varmış makinamda.. Boşuna çekilmiş olmasınlar, yayınlayayaım dedim..

Bu kurban bayramının 1. günü yaptığım balkabaklı tart.. Asıl tarifi elmalı ama önceki günlerden birinde annemin pişirdiği kabak tatlısı püre kıvamında olunca, böyle değerlendireyim dedim. Çok hafif ve lezzetli olmuştu.. Tavsiye ederim.


Hani herkesin çok güzel yaptığı özel bir yemeği vardır ya.. Diyebilirim ki bu da benim özelim. Gül böreği gibi gözüktüklerine bakmayın, aslında bu yemeğin adı (börek demedim farkındaysanız) O.ospu Mantısı. Bol sütlü, ıspanaklı ya da kıymalı ya da pırasalı-kabaklı gül böreği gibi pişirilir. Üzerine sıcakken sarımsaklı yoğurt ve salçalı-pulbiberli sos gezdirilir. Mmmmmm... nefis olur nefis...

Bu ise renkli patates salatası..

Hindistan cevizine bulanmış havuçlu toplar. Bir kaç hafta önce kalıbından çıkmamakta inat edip parça pinçik olan krem şantili kekimin kalanlarını atmıştım buzluğa.. Onları değerlendirdim.

İşte bu da annemin özel salatası.. Çocukken yılbaşında evde olmak demek, annemin bu kardan adam salatasını yapması demekti..



Bu da sevgili Mesecina'nın tavsiyesi üzerine yaptığım hastalıktan kurtaran biber takviyesi.. Yoğurtlu biber kavurması.. Bizim evde bunun pişmesi demek, rahmetli Ahmet Abi'yi anmamız demektir. Kendisi teyzemin damadı olurdu ve 2 sene önce genç yaşta kansere yenildi.. Allah rahmet eylesin...




Orhun'un doğumgünü için yaptığım kuru patlıcan dolmasını yaparken ayırdığım, yırtık patlıcanlardan yaptığım kavurma.. Çok nefisti.. Tarif Sibelin Kahvesi'nde mevcut..



Yılbaşının vazgeçilmezi.. Amerikan salatası.. Tabiki mayonezini evde yapmadım, hazır aldım. Annem hem kendi yapardı mayonezi aslında eskiden..



Ve önceki yazımda bahsettiğin oğlumun Mothercare cicileri... Üçlü tulum. New born - 4,5 kg. olanlardan..

7'li uzun kollu body.. New born - 4,5 kg.


7'li kısa kollu body. 0-3m, 6,5 kg.

O.nun şirketindeki yılbaşı çekilişinde aldığı hediye :-) Artık ikimizde hediye kavramlarımızı değiştiriyoruz. Bize hediye almak demek, Emre'ye hediye almak demek oluyor.. Ne güzel :-)

Play School, My first book.. Oğlumun ilk kitabı.. Ayıraç şeklindeki çıngıraklı bebecik, her sayfada evin farklı bir bölümünde.. Bahçede, mutfakta, banyoda, yatak odasında...

07 Ocak 2008

Ortaya karmakarışık...

* Oğlumun adını kararlaştırdık artık. EMRE… Dost, arkadaş demek kelime anlamı.. Adıyla çok ve sağlıklı yaşar inşallah..

* Cuma akşamından Cumartesi akşamına kadar süren korkunç mide sancıları yaşadım. Doktorumun dediğine göre Cuma günü yaşadığım ishalimsi durumun etkisiymiş.. İshal diyeti yap, geçer dedi, gerçekten de geçti. Ama Cuma gecesi hiç uyuyamadım sancıdan.

* Cumartesi günü önce doktora gittik, randevumuz vardı, şeker yüklemesi yapıldı. Bir de kan uyuşmazlığımız için bir test yapacaklar. Sonuçlar Çarşambaya çıkacak..

* Oğlumu gördük, 677 gr. olmuş. Artık tek ultrason karesine sığmıyor. Gelişimi çok güzel dedi doktor amca.. 4 boyutlu ultrason görüntüsünde yüzüne baktık, bana benziyormuş. Aslında ben hiç benzetemedim.

* Hamileliğimin başından beri +3 kg. almışım.. Zaten toplu bir hatun olduğum için normal kilolu bayanlara göre daha çok dikkat etmem gerektiğini, ama zaten vücudumun onlara göre daha az kilo alma eğiliminde olacağını söylemişti doktorumuz.. Haklı çıktı, süper gidiyorsun dedi. Her şey normalmiş..

* 2 Şubat ta yeniden gideceğiz, bu kez doğumu konuşalım biraz dedi, beni şimdiden heyecan bastı.

* Bu hamilelik beni feci şekilde balıkakıllı yaptı, sürekli bir şeyleri unutuyorum. (Kulakların çınlasın Özlem) Doktora soracağım konuları yazıp hep çantamda taşıdığım not defterimi nedense evde unuttum. Sormak istediklerimin yarısı aklıma geldi bu nedenle.. Çok kızdım kendime.. Mesela tetanoz aşısı olmalıymışım, hiç konuşmadık biz bunu daha önce.. Tahlil sonuçları için beni aradığında konuşmayı düşünüyorum. Ama evde unuttuğum tek şey bunlar değildi tabi.. Ultrason görüntülerini üst üste kaydettiğimiz DVD yi de evde unuttum.. Hatta Atıl Bey’in tahlil sonuçlarını bile evde unuttum..

* Kordon kanı saklama konusu kafamızı meşgul ediyor. Doktora danıştık, ne önerdi, ne de önermedi diyebilirim. Nasıl ki arabamıza her yıl kasko yaptırıp, hiçbir şey olmasa da o parayı gözden çıkartıyorsak aynı şekilde düşünebilirsiniz dedi.. Mesela Allah korusun çocuk 5 yaşında lösemi olsa, alınan kök hücre bu konuda kullanılamazmış, çünkü o çocuğa ait değil de dokusu tutan başka birine (lösemi olmayan) ait kökö hücre kullanılmalıymış, mesela kardeşi gibi.. Ama şu anki sistem, kök hücreyi çocuğun kendisine kullandırıyormuş. Amerikalı bilim adamları bu kök hücrelerden yeni organlar yapabileceklerini söylüyorlarmış ama onun da vadesi çokmuş henüz.. Siz bilirsiniz deyip topu bize attı yani doktorumuz..

* Doktordan çıkınca Nautilius a gittik, Morhercare’de %50 indirim başlamış. Emre’ye çok güzel ciciler aldık.. Resimlerini çektim ama mail atmadığım için evdeki makinada kaldı. Yarın yayınlarım inşallah.. Bir de Mothercare’e gidince nevrim döndü. Bebek eşyalarında sadece 0-3 ay gibi aylık durumlar değil, bir de küçükken kilosu, büyükken boyu cm. olarak yer alıyormuş.. Reyonlara bakıp bakıp hiçbirşey anlamayınca o sırada Nautilius’ta olduğunu bildiğim Özlem’i (Peçeteden Ayşem’in arkadaşı, hani Burak bebeğin annesi olan, benim de ofisten arkadaşım) aradım, sağolsun geldi yardım etti bana.. Yoksa abuk sabuk şeyler alıp gelecektim.

* Bu arada hem doktor randevusunda hem de alışverişte iki büklüm gezdim hep. Midem çok kötüydü halen. Ve dolayısıyla Şifa Hastanesindeki Gebelik Okuluna da ön kayıt yaptırdığım halde gidemedim. İnşallah bir daha ki aya gitmek istiyorum.

* Figen’imin Yağmur bebeği halen anneciğinin karnında.. Doktor 16-17 si gibi alalım demiş.. Yani son 10 gün… Hayırlısı olur inşallah..

* Semra’nın annesi ve ablası sağolsunlar taaa Eskişehir’den oğluma biri pazen çift taraflı diğeri polar birer battaniye yapıp göndermişler. Bir de tülbent bezinden ağız bezi, ter bezi ve banyodan sonra kafasını yumuşacık kurulamak için banyo bezi yapıp göndermişler.. Hepsi çok şirinler.

* Yağız'ımı özledim ben...

04 Ocak 2008

Gebelik Okulu...

Yarın sabah erken de doktor amcaya gidip şeker yükleme testi yaptıracağız.. Umarım sonuçlar ikinci yüklemeyi gerektirmeyecek kadar iyi çıkar.. Gerçi canım hiç de tatlı şeyler istemiyor, hep ekşi ve acı şeyler yiyorum ama yine de zaten dikkat ediyorken yediklerime, bari hamilelikte diyet yapmayayım diyorum. Testten sonra da oğlumu göreceğiz, aylık kontrol zamanımız geldi zira.. Her kontrol öncesi heyecan yapıyorum, korkuyorum, kaygılanıyorum. Sonra o kara ekranda oğlumu görünce içimi tarif edemeyeceğim kadar güzel bir sevinç kaplıyor. Doktorumuz her ultrason görüntüsünü dvd ye kaydedip bize veriyor. Eve gelince de aklıma geldikçe açıp seyrediyorum tontişimi...

Doktordan sonra ise yarın ve gelecek 3 cumartesi günü daha Kadıköy Şifa Hastanesinin düzenlediği “Gebelik Okulu’na gideceğim. Aslında bu tarz eğitimler konusunda pek bir fikrim yoktu ve internette birkaç yerde rastlamıştım sadece.. Ama hamilelikle ilgili olarak okumakta olduğum birkaç kitapta eğer şansınız varsa bu gibi eğitimlere gitmelisiniz diyorlardı. Ben de ufak bir araştırmadan sonra doğumu yapmayı düşündüğüm Kadıköy Şifa Hastanesinin “Gebelik Okulu”nda karar kıldım.

İçerik olarak aşağıdaki konulara değiniliyor, 3. gün baba adaylarının da eğitime gelmelerini istiyorlar. Her eğitimin sonunda da uygulamalı Gebelik Yogası dersi var..


* Gebelik ve Gebelik Evreleri, Bebeğin Durumu, Gebelikte Vücuttaki Değişiklikler
* Gebelikte Kaçınılması Gereken Uygulamalar, Doğum ve Sezeryan Eylemi
* Gebelikte ve Lohusalık da Beslenme, Kaçınılması Gereken Gıdalar, Anne Sütünü Artırıcı Gıdalar
* Hastane Hazırlığı ve Çanta Hazırlama, Bebek Malzeme ve Kıyafetleri Seçimi
* Doğum Sonrası Yeni Doğanın Özellikleri, Bebek Bakımı ve Bebek Banyosu
* Yenidoğan Problemleri, Ağlama Nedenleri, Gaz Çıkarma
* Bebeğin Güvenliği ve Anne - Bebek Psikolojisi Anne Sütünün Önemi ve Oluşumu
* Emzirme, Emzirme Pozisyonları, Emzirme Sorunları
* Uygulamalı Gebelik Yogası

Bakalım nasıl geçecek?

İlgilenen hamiş arkadaşlar buradan detaylı bilgiyi http://www.kadikoysifa.com/nurse.asp?tid=11&id=396 adresinden alabilirler.

28 Aralık 2007

İyi seneler...


2008 yılına ait dileklerim var benim de herkes gibi...
Ülkemiz ve tüm dünya için daha çok barış, daha çok hoşgörü ve daha çok sevgi...
Kendim, ailem ve tüm sevdiklerim için daha sağlıklı, daha başarılı, daha coşkulu günler ve tabiki oğlum için de güneşli bir ilkbahar sabahı başlayacağı bu adına hayat dene uzun yolda evrenin tüm iyiliklerini ve güzelliklerini diliyorum..
Herkesin yeni yılını kutlar, tüm isteklerinin gerçekleşmesini dilerim.
En içten sevgilerimi kabul edin lütfen...
..Filiz..

27 Aralık 2007

Bir iyi, bir kötü haber...

Yine uzun bir ara verdim yazmaya, ama mazeretim var, hastayım ben. Bayramda Figen ve Yağız’cım hastalardı.. Figen ayakta durmaya çalışıyordu, hem de doğumuna sadece 3 hafta kaldığı halde.. Yağız da çok yoruyor tabi onu.. Doktoru doğum için 11 Ocak 2008’e kadar dayanın demiş.. İnşallah…

Hele Yağız’ımın hasta hali çok acıklıydı.. Her görüşmemizde hepimize ayrı ayrı sarılıp öpüşen miniğim zaten bayramın 2. günü yataktan çıkmak istememiş.. Annesi biz gidiyoruz deyince de “Siz gidin, ben arkanızdan gelirim” demiş.. Ne var canım koskoca 4,5 yaşında çocuk, atlar bir taksiye gelir değil mi ama Alibeyköy’den Mecidiyeköy’e?

Neyse annemlere geldiler kavga dövüş.. İçeri girer girmez yatak odasına gitti bir hışımla, kimseyle selamlaşma yok hatta bakınca ağlıyor, bana bakmasınlar diye.. Suratı hastalıktan bir karış kalmış, dudaklar kıpkırmızı, önceki günkü ateşten çatlamış falan.. Tam yemelikti o dudaklar ama yanaşmadık yanına, zaman geçtikçe kendisi geldi salona, biraz muhabbet falan ettik.

Bana hastalık onlardan mı geçti bilemem, ama fena geçti.. Cumartesi halsizdim, Pazar günü ise hasta.. Pazartesi işe geldim ama tatsız.. Sesim hiç çıkmıyor.. Akşam doğru çatal çatal açıldı biraz. Salı-Çarşamba ise evde idim, yattım iki gün.. Ateş, halsizlik, ses kısıklığı, boğaz ağrısı, burun tıkanıklığı ne ararsanız var.. Şimdi ofisteyim geldim ama iyi değilim.. İş güç birikmiş..

Doktoru aramadım bile çünkü arasam Minoset falan al diyecek, almak istemiyorum.. Bu nedenle greyfurt-portakal-limon suyu şeklinde vitamin kürleri uyguluyorum ama ne boğazımın ağrısı, ne halsizlik ne de ateş için çare olamıyor.. Bakalım Cuma gününe kadar daha iyi hissetmezsem mecburen arayacağım doktorumu..

Bu arada bu haftanın en güzel gelişmesi ise minik oğlumla ilgili olanıydı tabiî ki.. 23. haftadayız ve oğlum Pazartesi gününden beri varlığını hissettiyor annesine.. (Ben annesiyim değil mi? Böyle düşününce bile insanın burnunun direği sızlar mı? Gözleri dolar mı hemencecik ? )

Pazartesi akşam üzere 17:25 falandı. Servise yetişmek için masamı topluyordum ki göbeğimin sağ tarafında iki minik pıt pıt hareketini hissediverdim. Dondum kaldım.. Ayağa kalktım, elimi koydum karnıma, bekledim tekrarlar mı diye ama ıhhh ıhhhh.. Tık yok.. Sonra Salı ve Çarşamba günleri de evde hasta yatarken yine pıt pıt… Allahım ne heyecan ne heyecan bende.. Oğlum artık güçlendi de annesine “ben buradayım” diyor.. Çok şükür..

14 Aralık 2007

İyi Bayramlar...


Bugün tatile giriyorum ben. Hem de tam 9 günlük.. Bizim fabrikanın tatilde yapması gereken teknik bakım olayları nedeniyle uzunnnn bir tatil beni ve tabi ki oğluma bekliyor..

Cumartesi oğluma mobilya bakacağız, Pazar günü Deniz'in 2. yaş günü partisine gideceğiz. Pazartesi ve Salı Yağız'ımla birlikte olacağım.. Sonrası malum.. Bayramlaşmalar... Gezmeler, tozmalar...

Muhtemelen bu süre içinde bloğumu güncellemeyeceğim, ama dönüşte bol resimle paylaşabiliriz yaşadıklarımızı..

Bu nedenle bu günden Kurban bayramını kutluyorum herkesin. Sevdiklerimizle, sağlıkla, huzurla nice bayramlara erişelim inşallah.. El öpelim, gerekirse özür dileyelim, sevelim, sevilelim yani...

Sevgilerimle...

10 Aralık 2007

Beslenme sorunsalı


Son zamanlarda beslenme tarzım sadece ve sadece vicdan azabı yoluyla gıda alma şekline dönüştü.. Hamile bayanların günde 1200 ml. Kalsiyum almaları gerekliliği nedeniyle yediğim içtiğim her şey vicdani boyutlarda artık.

Şöyle ki, gün içinde tükettiğim / tüketmem gereken gıda maddelerini alt alta yazınca şöyle kallavi bir liste çıkıyor ortaya :

* En az 2,5 litre su (Malum hamileler için su içmek çok hayati)

* 0,5 litre süt (Günlük kalori ihtiyacının yarısını karşılıyor ancak.. Üstelik ben sütten nefret ederim, hala içerken midem altüst oluyor.)

* Sabah kahvaltıda 4 zeytin, 2 kibrit kutusu kadar beyaz peynir, 2 dilim kepekli ekmek, 1 kupa açık çay ya da 1 kupa Lipton Erik-tarçın çayı. (Beyaz peynir, günlük kalsiyum ihtiyacını karşılamaya yardımcı)

* Kuşluk vakti 1 porsiyon mevya (Vitamin de almak lazım)

* Öğle yemeğinde 1 kase çorba, 1 tabak sebze yemeği ya da 1 porsiyon et/balık (şu ara tavuk yiyemiyorum), bol salata, 2 dilim kepekli ekmek, 1 kutu ayran (Ayran yine günlük kalsiyum ihtiyacını karşılamaya yardımcı)

* Akşam üzeri öğünü 1 : 1 kase yoğurt ya da 1 büyük ayran (günlük kalsiyum ihtiyacını karşılamaya yardımcı)

* Akşam üzeri öğünü 2 : 1 porsiyon meyva (Vitamin desteğine devam)

* Akşam yemeği : 1 kase çorba, 1 tabak sebze yemeği ya da 1 porsiyon et/balık (şu ara tavuk yiyemiyorum), bol salata, 1 kase yoğurt. (Ama genelde akşam yemekleri sadece ana yemek yiyorum çünkü gün içinde yediklerim nedeniyle hiç acıkmıyorum, daha çok bir görev gibi yiyorum. Bir de haftada 2 akşam balık, 1 akşam kırmızı et, kalan günlerde de sebze yapmaya özen gösteriyorum.)

* Akşam yemeğinden sonra : 1 porsiyon mevya (Genelde yiyemiyorum, canım istemiyor)

Tabi bu öğünler bir önceki gün düzgün beslenmişsem böyle oluyorlar. Mesela bir önceki gün diyelim ki akşamüzeri ya da akşam yemeğinde ayran ya da yoğurt tüketmedim.. Hemen ertesi günü salatanın üzerine birkaç parça beyaz peynir olarak geri dönüyor bu bana.. Mesela cumartesi-Pazar günleri süt içmediğim için şu an yoğurt-ayran kürü yapıyorum resmen. Öğle yemeğinde orman kebabı yerine peynir tabağı aldım, yanında bir de büyük bardakla ayran içtim. Yemekten dönerken de yanıma 1 ayran daha ve 1 kase kadar da yoğurtlu semizotu salatası aldım ki, öğleden sonra mevya yerine bunları yiyeceğim. Tabi daha içmem gereken sütün de yarısını içtim.. O da dikiliyor başımda “iç beni iç beni” diye.. Ha bu arada bu süt, yoğurt vs.. mümkün olduğunca %0 yağlı ürünler.. Kesinlikle lezzetsizler yani..

Sonuçta biliyorum ki bebeğim kalsiyum ihtiyacını benden karşılıyor ve bu yediklerim onun benden aldıklarını yerine koyma çabası.. Ama su içmek, mevya-sebze-et-balık tüketmek de onun için çok önemli..

İşin içinden çıkamıyorum yani.. Ye ye bitmiyor listedekiler, ben ki bilen bilir, oburumdur, yıllardır kilo sorunumla uğraşırım, hatta son diyetisyen olayında 15 kg. verdim, çok yemek yemekten şikayet edeceğim aklıma bile gelmezdi..

Tabi eskiden canımın istediği şeyler genelde hamur işi ve tatlı olurdu.. Şimdiki favori kaçamaklarım ise turşu suyu içmek, acılı ketçabı makarnaya boca etmek, salataların bol limonlu suyunu kafaya dikmek gibi sadece acı ve ekşi şeyler tüketmek şeklinde oluyor..

Aslında canım gün içinde yediklerimin çoğunu istemiyor. Ama yemem lazım deyip, sürekli beslenme moduna giriyorum.. Üstelik bu hiç de zevkli değil..

Ben mi çok abartıyorum, yoksa bu iş hep böyle mi yapılır bilemiyorum.. Çocuğu olmuş arkadaşlar yorumlarında fikirlerini paylaşırlarsa çok sevinirim.




07 Aralık 2007

Maşallah :-)

Bir, iki, üç, dört, beş… Bak bu sağ el parmaklarıydı.. Bir de sol eli sayalım.. Aaa, sol elini yumruk yapmış.. Sonra sayarız onu.. Biraz da kalp çalışalım.. Kapakçıklar, kan akışı.. Böbrekler, mide.. Ayaklar, dizkapakları, karın çapı, kafa çapı.. Burun kemiği, çene, alt dudak, üst dudak.. Her şey normal gibi.. İşte yemek borusu, ve sağ kola giden besleyici damar hemen önünde.. Bu çok iyi, arkasında olsa down riski anlamına gelirdi.. Cinsiyet söyledi mi Arkun? Evet erkek.. Bu da cinsel organı…

Tahmin edeceğiniz gibi dün detaylı ultrason taramamız vardı.. Prof.Dr. Atıl Yüksel’e yönlendirmişti kendi doktorumuz. 3 ay önceden randevu almıştık.. Çok meşgul çünkü bu Atıl Bey, yer bulunamıyor aksi taktirde. Çok şeker bir adam Atıl Bey, tahminimden daha genç..

Uzun uzun inceledi oğlumu. Her şey yolundaymış, amniyosentez gibi bir gereklilik görmedi çok şükür..

Şükrederek çıktık muayenehaneden.. Hemen eve döndük.. Tabi hemen dediğim, 2 saat sürdü.. Gerçi Üsküdar balık pazarına uğradık dönüşte, deniz çuprası ve levreği falan bulduk aldık. Eve gelince merak edenlere telefon ettik. Annemlere, Figen’e, sonra Özen aradı, O.nun annesine gittik yemeğe de.. Hepimiz çok mutlu olduk yani..

Minik kuzumun, oğlumun, bundan sonraki yolculuğu için de yine dua edip, iyilikler dileyeceğiz ama şimdi hazır hamileliğinde yarısı bitmişken, her şey yolundayken, daha bir umutluyuz gelecek için. Her şey yolunda gidiyor, zahmetsiz ve sağlıklı bir hamileliğim var..
Dediğim gibi şükrediyoruz, büyüyoruz, paylaşıyoruz.
Paylaştıkça da maşallah diyoruz :-)

03 Aralık 2007

Servis Anneleri

Bilmem okudunuz bu sabah Can Dündar'ı ?

Servis anneleri ni yazmış. Herzamanki doğru ve yerinde saptamalarıyla...

29 Kasım 2007

Nostalji...



İki gündür bilgisayarımın yedeğini alıyorum diye eski yeni ne kadar briiktirilmiş yazı, şiir, resim varsa bir bir gözden geçirip nostalji yapıyorum yakın geçmişime..

Aşağıdaki yazı da sanırım mail ile gelmiş, kaynağı belli değil, alıp saklamışım.. Uzunca ama okunmaya değer...


Benim çocukluğumda soframıza kuşlar konar
Rüyalarımıza melekler uğrardı
Kapımızdan yoğurtçu, bahçemizden ishak kuşu
Kalbimizden yeni çıkan şarkılar geçerdi.


Kışın yanan bir sobamız olurdu
Sobanın yanında kedimiz
Kedinin önünde yün yumağı
Bir hayat bilgisi fotoğrafı gibiydik

Yerli malı kullanan
Yurdunun üç tarafı denizlerle çevrili
Kuru incir, üzüm, fındık, tütün, çay, narenciye, kavun-karpuz yetiştiren
Kuru üzüm, inciri satan, karşılığında çamaşır makinesi, radyo, otomobil alan
Bir toprağın fertleri..
.
Biraz yoksul, biraz mütevekkil
Biraz mahçup, biraz kırılgan
Biraz naif ama hep umutlu
.
Özlerdik
Memleketteki halamızı
İnce doğranmış bir dilim pastırmayı
Yurttan sesler korosunu
Akşam komşuluklarını
Radyo tiyatrolarını
Sabah ezanını
Kalaycıyı, bozacıyı
Münir Nurettin şarkılarını
Orhan Boran yarışmalarını
Bakkalımızın utana sıkıla veresiye hatırlatmalarını
Okul önü koz helvalarını
Akşam oturmalarını ve hayatı..

Top oynardık
İp atlar, kedi kovalar
Taşlarla birbirimizin başlarını yarar
Mahalle savaşları çıkarırdık
Gece olunca da tutar babamızın elinden
Yazlık sinemaya gider
Sadri Alışık, Vahi Öz,Belin Doruk, Cüneyt Arkın seyreder
Olimpos gazozları içerdik
Güler eğlenir bağırır çağırır
Dönerken yıldızları sayardık
Sıkı çocuklardık.

Yollar bozuk, musluklar bozuk
Ziller bozuk, paralar bozuk
Ama adamlar sağlamdı.

Ben Fenerbahçe’yi, amcam Vefa’yı tutardık
Konya tahıl ambarı, mersin muz cennetiydi
Taksim’den Fatih’e troleybüs kalkar
Şişhane’de mutlak raydan çıkardı.
Hayat zor fakat çok matraktı.

Muammer Karaca adına bir tiyatro binası yoktu
Bizzat kendisi vardı.

Başımız ağrırdı, komşumuz vardı
Gönlümüz daralırdı, komşumuz vardı
Çorbamızı, umutlarımızı
Memleket kadar kalbimizi paylaştığımız komşularımız vardı

Geceleri bekçimiz
Gündüzleri sütçümüz
Bizim kadar zayıf olsa da
Nohuta, makarnaya alışmış olsa da
Sarman adında kedimiz
Ceplerimizde kırık misketlerimiz
Çamur bulaşığı ellerimiz
Ve gülümseyen bir yüzümüz
Göstermekten utanmayacağımız bir içimiz
Biraraya gelerek çektirebileceğimiz
Bir aile fotoğramız vardı.

Bir sabah bütün iyi şeylerin
Ayvansaray iskelesinden
Hayal ülkesine doğru demir alan
Bir Şirket-i Hayriyye vapuru gibi
Aramızdan ayrıldığını gördük.
Sonra Ayvansaray’ın sularının çekildiğini yazdı gazeteler

Ne Harman sigarası kaldı geriye
Ne olimpos gazozu
Ne Sadri Alışık, ne de Belgin Doruk

Kalan bir tortuydu belki de
Belki kırık bir rüya denizi
Belki suda düşürdüğümüz suretimizin
Cep aynamıza nüktedan bir yansımasıydı herşey

Herşey Maltepe sigarasının
Her arandığında
Her bakkalda bulunabilmesi ile
Büyüsünü kaybetmişti belki de..

Belki de biz bir rüya mı görmüştük ?

Hadi hepsi yalandı
Hadi hepsini ben uydurmuştum
Ama rüyalarımızın melekleri
Ve soframızın daim konukları kuşlar ?
Ya onlar...
Onları siz de mi görmediniz?
Sizin de sofranıza konup
Rüyalarınıza uğramadılar mı?
Onlar da mı yalandı?
.
Hamiş1 : İlla resim de ekliycem ya yazılarıma.. Eski resimlere bakarken ofisteki en eski resmimi buldum sonunda.. Ekim 2002, Kıbrıs... Balayındayız:-)
Hamiş2 : Yukarıdaki yazı Can Dündar'ın mı diye soranlar lunca ben de araştırayım biraz dedim ve İbrahim SADRİ'ye ait olduğunu öğrendim, bilginize...

28 Kasım 2007

Bir demet fotoğraf...

Bir haftadır yazamıyorum, içimden gelmedi.. Bugün ofisteki dizüstü bilgisayarımın yedeğini alırken Fotokritik'te yayınlanan fotoğraflarıma rastladım.. Özlemişim herbirini.. Aslında fotoğraflarımı buradan yayınlıyorum ama bu kareleri ve hikayelerini paylaşmak istedim..


Vatikan Kilisesinin bahçesi... Gördüğüm insan eliyle yapılmış en muhteşem yapıydı..


Vatikan Kilisesinin içinden bir canlandırma... Eğer yolunuz oralara düşerse, mutlaka kilisenin içini de gezin.. Sakın bahçesindeki kalabalığı görüp de geri dönmeyin..


Karadeniz Yaylarından Kavrun Yaylasına bir bakış.. Çok uzak ve çok vahsi...


Palovit yaylasından bir mantar... Gizlemişti kendini bir çam ağacının köklerinin altına ama muhteşemdi..


Haydarpaşa İstasyonundaki bekleme salonunun camlarından birinin üzerindeki vitray çalışması... Cama ruh verme sanatı...

Avusor'lu Yasin çocuğu taktimimdir.. Karadeniz Yaylarına gittiğimiz turda Avusor yaylasında karşılaştığım, poz vermekten hoşlanmayan, bu pozunu da tesadüfen yakadığım Yasin çocuk..

Fotoğrafçılık kursunun son günü çıktığımız şehir içi gezimizde, hocamızın bizi götürdüğü enteresan yerlerden biri.. Karanlık bir kare gibi gözükse de, söylemesi ayıptır amabir fotoğrafçı gözüyle başarılı bir çalışma..



Su damlalarının zamanla dansı.. Sultan Ahmet Meydanındaki fıskiye ve laleler...


Aynı gün geziye giderken vapurdan bir kare.. Sol alt köşedeki kafa kirliliği haricinde, sevdiğim bir fotoğrafımdır.

Zeynep arkadaşımın Ömerli'deki evlerinin bahçe kapısından gizlice çekilmiş bir kare bu da.. Ilık bir bahar sabahı, kış hazırlıkları başlamış bile..

Kiraz zamanı, Ömerli'de bir bahar sabahı..

19 Kasım 2007

YOLDAKİ GÜZELLİĞİN RENGİ : MAVİ

Evet anlaşılacağı üzere Cumartesi sabah kontrolümüz vardı, minik güzelliğimizi görmek üzere doktora gittik.. Başladık muayeneye.. 1-2 dakika geçmemişti ki doktor amca ile aramızda şöyle bir diyalog gelişti :

- Doktor : Cinsiyetini söylemişmiydik?
- Ben : Geçen sefer kız gibi görünüyor demiştiniz.
- Doktor : Yanılmışım... Erkek bu...
- Ben : Emin misiniz ?
- Doktor : Evet evet oğlunuz olacak.. Bak bu da pipisi...
- Ben : ???????????
- O. : Ama biz alıştırmıştık kendimizi kız olacağına....
- Ben : ???????????

Kız ya da erkek olacağı için değil, artık şahsiyetle daha yakından tanıştığımız için ağlamamak için zor tuttum kendimi.. Eve dönerken yüzümdeki gülümseme ifadesi hiç silinmedi...

Geçen ayki kontrolde doktorumuz “Kız gibi görünüyor, ama kimseyle paylaşmayın henüz erken” demişti biz de Figen ve Özen hariç kimseye söylememiştik.. Geçen zaman içinde ise açıkçacı alıştırmıştık kendimizi bu fikre.. Ben açıkçası hayatım boyunca kızım olmasını hayal ettim hep.. Ama hamile kalınca gerçekten de fark etmiyormuş cinsiyet konusu.. “Sağlıklı olsun, hayırlı bir evlat, hayırlı bir insan olsun yeter” diyorum hep kendi kendime..

Gerçi O.nun ailesindeki erkek evlat çılgınlığı bildiğiniz gibi değil... O kadar çok sevindiler ki anlatamam..
.
Minik oğluşumla bu şekilde tanışmak bizi de çok sevindirdi tabi.. Alıştığımı sanıyordum hamilelik fikrine ama alışılamıyor galiba, içimdeki mucize büyüdükçe beni şaşırtmaya, kendiniz özletmeye ve onun için her konuda kaygı duymamı sağlamaya devam ediyor. Hala aklıma geldikçe yüreğim pır pır ediyor onun için... Ama hiççççç şikayetçi değilim... Ne güzel yürek çarpıntısıymış bu böyle... Allahım isteyen herkese yaşatsın inşallah...

16 Kasım 2007

Sanal dünyanın gerçek hırsızları...

Sevgili Esra bloğunda uzun uzun anlatmış, şu internet kuyusunda başına gelen sahtekarlık olayını..

Geçen sene benim de başıma aşağıda anlatacağım olay gelmişti de ben de direkten dönmüştüm.. Anlatayım da aklınızda bulunsun istedim.. Gerçi intikamım acı olmuştu ama neyse...

Efendim, hikayemiz şöyle : Geçen sene O.na doğum günü hediyesi olarak Tar almak istiyordum.. Bilmeyenler için Tar Azerbeycan yöresine ait bir halk sazıdır. İstanbulda birçok yere baktım ama çok pahalı geldi.. Neyse o sırada ofisten bir arkadaş Azerbaycandaki ofise tayin oldu, arada gidip geliyor falan.. Ben de bu arakadaştan rica ettim.. Olur mailleşiriz dedi.. Azerbaycandan fiyat bakacak ve bana bildirecekti.

Aradan bir süre geçti arkadaştan haber gelmeyince merak ettim, mail adresini buldum ve mail attım arkadaşıma.. Kısaca “Tar fiyatları bakacaktın? 100 dolar-1500 dolar arasında tar varmış orada, ben aşağı yukarı 250 dolar civarı bir alet istiyorum. Sen alabilirsen, ve bana banka hesabını verirsen hemen gönderirim ücretini” şeklinde bir mail attım kendisine.. Yalnız arkadaşın mail adresi xxxxxx.yyyyyyyy@gmail.com şeklinde bir adres iken ben yanlışlıkla maili xxxxxxyyyyyyyy@gmail.com adresine mail göndermişim. Yani ad ile soyad arasına nokta işareti koymayı unutmuşum.

Birkaç gün sonra bana bir mail geldi bu xxxxxxyyyyyyyy@gmail.com adresli arkadaşımdan (!)...

Diyor ki : “Tamam sen şu www hesabıma benim adıma gönderebildiğin kadar para gönder ben alıp getiririm sana istediğim müzik aletini”... Bu arada buradaki bir ortak arkadaştan selam söyledim kendisine, o da karşı selam verdi ve dediki ek olarak “burada internete giriş saatlerimizi kontrol ediyorlar, istersen xxxxxx.yyyyyyyy@zzzzzzz.com.tr adresinden de yazışabiliriz” diyor. ZZZZZ dediği firmada Türkiyede faaliyet gösteren büyük bir otomobil üreticisi firma...

Önce anlayamadım, “gönderebildiğin kadar para gönder” ne demek diye.. Sonra zzzzz li firmada niye mail adresi olsunki diye düşünürken jeton düştü bende inanılmaz bir şaşkınlıkla beraber.. Biraz araştırınca yanlış adrese mail gönderdiğimi bu çok zeki arkadaş tarafından dolandırılmak üzere olduğumu kavradım..

İnanılmaz şaşırdım, üzüldüm.. Niye yani nasıl bir ahlaksızlıktır bu, ben durumu hiç farketmesem mesela 250 doları hemen göndersem bu banka hesabına, resmen dolandırılmış olucam ve bu ülkede yok bunun telafisi...

Çok kızdım ve başladım ne yapabileceğimi düşünmeye.. Ufak bir araştırmadan sonra dolandırıcı şahsın gerçekten de o zzzzzz firmasında Ar-ge departmanın çalışan bir –mühendis- olduğunu öğrendim hayretler içinde.. Hemen gittim bizim şirketin İK müdürüne.. Durumu anlattım.. Planım zzzzz firmasının İK sorumlusuna olayı anlatmak ve elemanlarından birinin dolandırıcılık yapmaya çalıştığını iletmekti.. Dedim ki bizim İK müdürüne “Siz olsanız napardınız?” Kendisi iş dışında insan olarak da çok beğendiğim ve güvenilir bir kişiliktir ve fikirleri benim için önemlidir.. Dedi ki “Direk kovarım, kovamasan bile siciline işletirim”. Ben de bu cevabı istiyordum zaten intikam ateşiyle yanarken... Hemen yazışmalarımı alt alta listeledim ve zzzzzz firmasının İK departmanına mail ettim. Dedimki böyle böyle.. Elemanlarınızdan birisi dolandırıcılı yapmaya çalışıyor.. vs vs... Bir süre sonra cevap geldi ve konuyla ilgilendiklerini bildiren kibar bir mail göndermişler.. Sonrasını bilmiyorum..

Kimsenin ekmeğinden olmasını istemem ama gerçekten çok kızmıştım ve bildirmem gerekir diye düşündüm.. Sanmam ki işten çıkarmış olsunlar ama çalıştığınız yerde böyle bir ün ile anılmak bile yeterince iğrençtir diye düşünüyorum..

15 Kasım 2007

Sobe...


Sevgili Hande beni sobelemiş.. İlk kez sobelendim ben ve iki gündür de evda hasta olduğum için, bugün de ancak birikmişleri toparlayabildiğim için şimdi yazabiliyorum.. Çok teşekkürler Hande'cim çok zevkli birşeymiş sobelenmek...


Aşağıdaki koyu renkli harfler sobe cümlesinin başlangıcı, gerisi bana ait...

1. Ben Küçükken; babam sadece Pazar günleri evde olurdu. Evimizde bir sobamız, sobamızın üzerinde Pazar sabahları fokurdayan çayımız ve kızaran ekmeklerimiz olurdu. Annem sobayı yakmadan, ev iyice ısınmadan yataktan kalkmamızı istemez, erkenden işe koyulurdu. O kalkınca kardeşimle ben babamın yanına gider, onu öperek uyandırır, annem kahvaltıya sesleninceye kadar yatakta alt alta üst üste pek bi sevişirdik.. Sonra mis gibi kokan evde ya kızaran ekmekler, ya yumurtalı ekmekler ya da misler gibi kokan ev tostları eşliğinde kahvaltımızı ederdik.. Şimdi hain doğalgaz icad oldu, bizler büyüdük ve eskide kaldı tüm bu hatıralar..

2. Aslında Ben; tam bir aslan burcu kadınıyım sanırım. Beni yakınen tanıyanlar ne kadar yufka yürekli, duygusal ve sulugözlü olduğumu bilirler ve zırt pırt gözyaşı dökmeme hiç şaşırmazlar. (Şimdi gebelik hormonlarıyla ne halde olduğumu anlayın yani.. Ama beni tanımayanlar üzerinde çok sert mizaçlı bir etki bırakıyorum nedense.. Bir de insanlar ben de hep 100 puanlık kredi ile başlarlar ve bazen bir bakış, bir laf bile negatife düşürebilir gözümde karşımdakini.. İşte o zaman ağzıyla kuş tutsa bitmiştir o şahıs benim için…

3. İlk Kopyamı Ne Zaman Çektim; Tam hatırlamıyorum ama ortaokul ve lisede pek kopya çekmezdim sanırım. Yalnız üniversitede iken galiba Ticaret Hukuku dersindeydi, sınav için bir kaç şey yazdım bacağıma, üzerimde de o zamanlar pek moda olan etek-pantolan tarzı bolca birşey var.. Geçtim en arkaya, kalorifer peteğinin yanına, çektim bir güzel kopyamı.. Çıktım sınavdan, sınıfın kapısı açık.. Dışarda birini gördüm ve dedim ki yüksek sesle “öyle bir kopya çektim ki, kimse anlamadı”.. Bunu duyan hoca arkamdan oturduğum sandalyeyi, çevreyi filan dört dönmüş, kopya bulucam diye ama bulamadı tabi.. Ne cehalet .. Peki geçtin mi dersten derseniz, evet ama bütte…

4. En Saçma Huyum; temizlik konusundaki takıntım sanırım.. Evde günün herhangi bir vaktinde yorgun da olsam ölüyor da olsam elimde domestos fıs fıslı çamaşır suyu ile iş yaparken bulabilirsiniz beni.. Misafirler gidince gecenin bir vakti ortalık toplama, gece yarısı toz alma, banyo dezenfektasyonu, günde en az 2 kez çamaşır suyu ile mutfak dezenfektasyonu gibi gibi…

5. Cep Telefonum; hiçbir zaman benden bir parça olmadı ve olmayacak.. Mecbur kalmazsam çantamdan çıkarmam bile.. Şart değil ise mesaj çekmem, süreklilik taşıyan bilgilendirme mesajlarından nefret ederim. Bir de orda burda bir ellerinde çanta, diğer ellerinde son model cep telefonlarıyla dolaşan tikilerden hiççççç hazzetmem.

6. Aşk Bence; Şu fani dünyamızdaki başımıza gelebilecek en güzel şeydir. Ne mutlu aşık olabilene, bu duygu ile yüreğinin pır pır attığını hissedebilene.. Ve hatta dünyadaki en şanslı insanlar da bence aşık oldukları kişi ile evlenebilmiş olanlardır ki ben bu gruptan olduğum için çok şanslı sayıyorum kendimi..

7. En sevdiğim bloglar; okurken kendimden en çok şey bulabildiğim bloklardır. Kendi bloğumda okuduğum blokları yayınlamaktan hoşlanmıyorum çünkü sık sık güncellemek gerekir ve bence şart da değil.. Ama onlar bana özel ve kendi sık Kullanılanlar Listemde mevcutlar.. Bazılarını sessizce takip ediyorum, bazılarına ise laf atmadan duramıyorum… Ama yine de ben bu blok kızlarını çok seviyorummmm…


Ben de şimdi Sevgili Tütü'yü sobeliyorum... Buyrun buradan yakınız efendim.
.
Hamiş : Yukarıdaki resmin konuyla alakası ne derseniz; şöyleki canım ne zamandır öğle yemeğinde fabrika dışına çıkıp, Eskihisar'daki hep gittiğimiz tavukçuda çoban salatasının suyuna kızarmış ekmek banmak istiyordu.. (ilk kez aşeriyorum)..Neyse bugün sağolsun ofisteki kızlarla gittik.. Hava da misler gibi, güneşli, sıcak, oturduk bahçesine.. Neyse söyledik yemekleri ve çoban salatasını.. Geldi salata ama her zamanki çukur kasede değil de oval salata tabağında.. Ben yüzümü buruşturunca(napıyım ben kaseye ekmek banmayı hayal etmiştim hep) Müberra geri gönderdi tabağı, "arkadaşımız hamile çukur tabakta istiyoruz biz salatayı" diye.. Garson dumur ötesi tabi... Böylece tabak aşeren ilk hamile olaraktan tarihe geçtim sanırım.. Neyse işte, o güzel ortamı soluyunca 1,5 saat kadar, şimdi adada olup, börtü böcek sokakta yayılmak istedim Yağızımla beraber.. Yukarıdaki resim de tatilden bir anı olarak duruyordu, ekleyeyim dedim:-)))

12 Kasım 2007

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil...



Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,

onlar kendi yolunu izleyen hayat’ın oğulları ve kızları.

Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler

ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.

Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.

Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.

Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.

Çünkü ruhları yarındadır, siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.

Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsinizama sakın onları kendiniz gibi olmaya zorlamayın.

Çünkü hayat geri dönmez,dünle de bir alışverişi yoktur.

Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.

Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür

ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.

Okçunun önünde kıvançla eğilin.

Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar,

başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.
Halil Cibran.

09 Kasım 2007

Rapunzel mi olayım ?


Arkadaşlar,


Bildiğiniz gibi hamileliğimin 16. haftasında bulunuyorum ve bunu öğrendiğimden beri de dip boya olayından vazgeçmiş durumdayım. Saçlarımdaki yıldızlar artık gün gibi ortada ama yapılacak bir şey yok, tıbben zararlı olduğu için uzunca bir süre daha saç boyasından uzak duracağım.

Ancak başka bir konu daha var canımı sıkan ki, bu konuda sevgili Hande'nin de fikrini sormuştum ve o da her aklı başında insanın cevap vereceği gibi kısaca "inanma böyle söylentilere" dedi haliyle..

Şimdi konu şu : Hamileyken saç kesilirse bebeğin ömrü de kısalırmış...

Evet biliyorum tıbben hiçbir anlamı olmayan anlamsız bir iddia ama bu konuyu sorduğum hemen herkes (ki özellikle aklı başında, böyle anlamsız hurafelere papuç bırakmayacak kişilerden de fikir aldım..) bu konuyu biliyor ve hamileyken de saç falan kestirmemişler.. Bana da sakın diyorlar üstelik.. Ay bu gidişle Rapunzel gibi doğum yapacağım...

Fikirlerinize ihtiyacım var, lütfen beni ikna edin. Daha doğrusu öyle laflar edin ki yarın ilk iş gidip saçlarımı kestireyim:-)))
.
12 KASIM 2007 - GÜNCELLEME -
.
Yorumlarınız ve fikirleriniz için teşekkürler.. Şöyle bir orta yolda yürümeye karar verdim : 17 Kasım da doktor kontrolümüz var, 3'lü testimiz de yapılacak.. 3'lü testin sonucunu hayırlısı ile alır almaz ilk iş kuaföre gidilecek ve saçlar kesilecek... (Bunu buraya özellikle yazıyorum ki,sonrada caymak istersen yüzüm tutmasın, mecbur kalıp kestireyim diye:-)))

06 Kasım 2007

Bebeğime...

Kalbinin pır pır attığını gördüğümüz şu günlerde, kurduğum binlerce hayal, yüreğimi acıtan binlerce kaygı var içimde.. Şu günler bir geçse diyorum kendi kendime, bir gelsen dünyaya, evimize, yuvamıza... Öğreteceğim binlerce şey var sana... Mesela;
.
Yapabilirsem eğer, gözyaşlarını tutmamasını öğretmek isterim sana, acı çekmeden olgunlaşamayacağını... Kıskanmamayı, arkadaşının başarısından mutlu olmayı.. Kazanmaktan mutluluk duyup içine sindirmeyi, ama aynı zamanda kaybetmeyi de bilmeyi ve bunun seni daha da güçlendireceğini öğretmek isterim sana..
Her şeyin bir sonu olduğunu öğreteyim sana, sahip olduğu bütün değerlerin bir gün keyif vermeyebileceğini. Her şeyi tüketebileceğini, tüketemeyeceği tek şeyin bilgi olduğunu dolayısıyla kitaplardan keyif almasını öğretmek istiyorum sana. Ders çalışmak istemiyorsan seni çok fazla zorlayamayacağımı bilmelisin ama okumayı sevmesin yine de… Kendi çapında bir kütüphanen olmalı, kitap kokusunu sevmelisin.

Doğaya götüreceğim seni sık sık. Çıplak ayakla ıslak çimlerde gezmenin hazzını alabilmelisin. Hayvanlardan korkmaman gerektiğini öğreteceğim. Arıların bizi sokmasından çok, nasıl bal yaptıklarını anlatacağım.. Yağmurdan sonraki toprak kokusundan keyif almanı sağlayabilirim belki de.. Soğuk kış gecesinde ateş yakmayı öğretmek istiyorum sana, kimbilir belki büyüdüğünde bir gece sevgiline bir ateş yakar ve belki binlerce yıldızın altında birbirinize sarılırsınız sımsıkı..

Şartlar çok zor olsa da yalan söylememen gerektiğini öğrenmen lazım ayrıca. Kazandığın elli liranın, piyangodan çıkan beş yüz milyondan çok daha keyifli olduğunu öğretmen lazım. Alın terine saygıyı öğrenmen gerektiği gibi. Aşk acısı çekmenin, hiç âşık olmamaktan daha güzel bir duygu olduğunu öğretmeliyim sana. Kendi doğruları üzerinden kimsenin seni yargılamasına izin vermemelisin ve başkalarını da kendi doğruların üzerinden yargılamamalısın... Kendi fikirlerine inanmanın güzelliklerini anlatacağım sana ve hayatı sorgulamayı... Yapabildiğimce...
.
Bilginin en büyük güç olduğunu öğretmek istiyorum sana. Yapabilirsen bunu en büyük fiyata satmasını, ama kalbini ve ruhunu kendine saklaman gerektiğini öğretmeliyim sana. Haklı olduğun konuda sonuna kadar diretmeli ve haklıyken dik durmalısın herkese ve herşeye inat. Günün birinde yaptıkların değil, yapmadıkların için pişmanlık duyabilirsin ancak.

Basit yaşaman gerekiyor, çay içmekten keyif almalı, yalnız kalabilmeyi de bilmelisin.. ‘İstemiyorum’, ‘hayır’ demeyi öğreteceğim sana, istediğinde ise ‘istiyorum’ , sevdiğinde ‘seni seviyorum’ diyebilmelisin çünkü.

Bir kot pantolon ve tişörtle üniversiteyi bitirmeyi öğretmek istiyorum sana. Temiz kokmasını... Sorgusuz sevmeyi... El yazısı ile notlar yazmayı... Lafı dolandırmamayı...

Sevdiklerinin hiçbir zaman çantada keklik olmadığını, dostluğa yatırım yapman gerektiğini, kıymetini bilmeyenlerden uzaklaşılması gerektiğini de öğrenmen gerek . Umarım tıpkı baban gibi müzik ve resim konusunda doğuştan yetenekli olursun, sporla barışık yaşarsın…

Dünya işleri hiçbir zaman bitmez, en yoğun zamanda bile kendine vakit ayırmalısın...

Ama en çok da kendini sevmelisin... Sen kendini sevmezsen kimse seni sevmez, sen kendine saygı duyup değer vermezsen, kimseden bekleyemezsin bunları…Hayattaki en önemli varlığın “sen” olduğunu öğreteceğim sana birtanem...

Şimdi bekleme vaktidir ve ümit ediyorum ki, ılık bir ilkbahar sabahında herşey yeniden başlayacak… Bir insanı daha sevmekle başlayacak herşey...
.
Hamiş : Bu yazının bazı bölümlerini bloglardan birinde görmüş ve almışım. Sonrasında kendime göre değiiklikler ve ekler yaptım tabi.. Şimdi kimdi hiç hatırlamıyorum.. Eğer blog sahibi bunları okursa ve beni uyarırsa memnun olurum.