22 Ekim 2009

Emre 19 aylık...

Emre kuzum 1,5 yaşını geçeli 1 ay oldu bile...
Çok hızlı büyüyor sanki..
Günler günleri kovalarken, büyüsün diye gözünün içine bakarken, yaşını ikiye dayıyor oğlum sessizce..
Kendisi büyürken bizi de büyütüyor oğlum.. Farkında olamadan geçip gidiyor günler..
Öğrendik artık o uyursa dinlendiğimizi, o yerse doyduğumuzu, o gülerse mutlu olabildiğimizi...
İyi varsın kınalı kuzum benim...
Bebekler anne-babalrını seçerlermiş ya..
İyi ki bizi seçtin, iyi ki geldin...
Seni çokkkk seviyorum birtanecim, cennet kokulu yavrum benim.

13 Ekim 2009

Diyet Aldatmacası...


Diyet ve benzeri oluşumlar Türk delikanlıları güçten düşürmek ve Türk tebaasının devamını engellemek için dış mihraklar tarafından çıkarılmış bilinçli bir düzmecedir.
.
Amaç eskiden bir koyunu bir oturuşta götüren dev gibi babayiğit atalarımızı ve tarlada doğum yaptıktan sonra bebeğini kundaklayıp elde orak çalışmaya devam eden büyük Türk kadınlarını; kalori sayan, grip olunca yatağa düşen, fitness ve aerobik yapan çıt kırıldım tiplere dönüştürmek ve Büyük Türk ırkını Japonlar gibi sıska zayıf ve sağlıksız bir ırk haline getirmektir.
.
İktiza ettiğinde 240 kiloluk top mermisini tek başına namluya süren bir Türk babayiğidini pazar arabası ile pazara çıkmaya muhtaç duruma düşürülmesinden daha soykırım ne olabilir arkadaşlar ?
.
Annemin anlattığı vita yağı dönemleri ve hatta dedemin anlattığı iç ve kuyruk yağı dönemlerinde kalp hastalığı var mıydı? Vardıysa neredeydi? sorarım size. Kolesterol çokluğu bir hastalık değil sadece ölçüyü kaçırdığınızın bir göstergesi olup 2 şişe soda ile oranı düşürülmesi mümkün bir basit durumdur.

Aziz Türk milletinin evlatları gelin bu oyuna düşmeyelim kalori diyet gibi tuzaklara kapılmayalım.
Can boğazdan gelir!
Gürbüz insan güzel insandır!
İştahlı insan sağlıklı insandır!
Soya fasulyesi et yerine geçemez!

Hindi etinin neyime derman olduğu belli değildir! Hindi ne tavuk ne de et yerine geçer adı hindidir hindi sevenler tarafından tüketilmeli yeni çağın mucizesi olarak yutturulmamalıdır.
.
Feminizm ve eşitlik adı altında değerli Türk kızlarının aklı çelinmekte, yemek yapmayı bilmeyen, yeni nesli abuk sabuk yiyeceklerle yetiştirecek, beceriksiz, uyumsuz, damak zevki gelişmemiş sunta kılıklı diyet bisküviyi yiyecek sanan, et yemeyen, geleneksel mutfağına bağlı kebap perver kişileri hanzo yada kıro gibi gören, sinirli ve bir deri bir kemik bir güruha dönüştürmekte az önce belirttiğim gibi Gelecek Büyük Genç Türk neslinden korkan dış mihrakların bir oyunudur.
.
Bir yeni çağ yalanı da Çin mutfağıdır. Aslında Çin mutfağı yada Çin yemeği diye bir şey yoktur onların olayı bahçede buldukları her türlü malzemeyi bir demir leğene doldurup (wog) diğer Çinliler mevzua uyanmadan acele pişirip (her şey az pişmiş) karnını doyurmaktan ibarettir. Bu kardeşlerin sayısı milyarlar ile ifade edildiğinden bizdeki gibi ortadaki tencereye kaşık sallama durumlarında masadakilerin yarısı aç kalmakta ve dolayısı ile tok açın halinden anlamamakta fakat kung-fu marifeti ile bir araba sopa yemekteydiler. Sonunda uyanık bir Çinli bu durumda çözüm olarak çubukla yemek tekniğini bulup masada bulunan herkesin tencerenin dibi görünmeden bir kaç lokma alabilmesini sağlamış ama sonuçta bu günkü cüce asabi ve kıl Çinliler ortaya çıkmıştır.Kahrolsun doymamış yağ oranları!
.
Kahrolsun şekersiz yiyecek içecekler!
.
Kepek ve lif insan değil hayvan gıdasıdır! (sıkıysa köyden gelen akrabanıza avakadolu hindi salatası ve yanında kepek ekmeği ve light kola ile ağırlayın bir dahaki kurban bayramı tavrını gözlemleyin.)
.
Her daim yaşasın geleneksel Türk ve Osmanlı mutfağı der; Bol salçalı yağlı ve hamur işli öğünler dilerim.
.
Yaşamınız fırından çıkmış bol fıstıklı ve peynirli künefe tadında geçsin.
.
Hamiş : Mailime gelen, kimin olduğunu bilmediğim bir yazıdır. Paylaşmak istedim.

Biz eskiden...

Okuduğum ilkokulun kantininde simit ve Çamlıca gazozu dışında bir şey yoktu, zaten o zamanlar çocuğa haftalık vermek diye bir şey de yoktu. Gene de bakkala gidişlerimde kalan para üstlerini haftalarca biriktirip, tüpte şokella alıyordum. Onca zaman para biriktirilerek alınan ve bitmesin diye gıdım gıdım yenen o tüpte şokellanın tadını hala hiçbir şeyde bulamıyorum.
.
Ben şanslıydım, babam denizciydi. Seyir dönüşleri bana envai çeşit oyuncak getiriyordu Avrupa'dan. Ama o zamanın çocukları bile bir tuhaftı, ben mahalledekilerle paylaşmayınca o oyuncaktan da zevk almıyordum. Hala gazoz kapaklarını taşla düzeltip, bugünün TASO'larına benzeyen şeyler yapıyordum. Dokuztaş, misket, kukalı saklambaç, hele o "en de tura bir iki üç güzellik", unutulur gibi değildi.
.
İnşaatlardan sökülen paslı çivilerle oynanan toprağa çivi saplamaca gibi tamamen yokluğun tetiklediği yaratıcılık örnekleri. Sokaklar bizim, dert yok, tasa yok, oyuncak yoktu, olsa da devir hesap devri alacak para yoktu ve eğlence yaratıcılığımıza kalmıştı. Yaz günleri, sabahtan akşama kadar sokaktaydık. "Sokağa Çıkmak" diye bir deyim vardı.
.
Hayat o kadar güzeldi ki, ilk aşkıma dört yaşında vurulmuştum. Net hatırladığım bir sahne var: Adi Yalın. Babası ona iki tekerlekli bisiklet almış ve bana "Yarın seni de bindireceğim" diye söz vermişti. Bindim mi? Hatırlamıyorum, sonra taşındılar mahallemizden. İkinci aşkım, alt katımızda oturuyordu. Bir gün incir toplayacağız diye, Çengelköy sırtlarında kaybolmuştuk birlikte.
.
Diyarbakırlı Kürt bir Karpuzcumuz vardı . Salı Cuma karpuz, kavun getirirdi kamyonla. "Kavun ye bal ye" diye bağırırdı. Hakikaten de o kavun bal gibiydi. Hele o zamanın çilekleri, bir reçel kaynadı mı, değil apartman mahalleyi sarardı o nefis çilek kokusu. Reçel yapılacak çilek neredeyse bir gün boyunca beş altı kez suyu değiştirilerek kovalarda bekletilirdi toprağı çıksın diye. Üstelik suya da rengi geçmezdi. Şimdi çilekler toprakta yetişiyor ama toprağa değmeden büyüyor. Belki de o yüzden ne tadı var ne de kokusu.
.
Siyah beyaz ve tek kanallı televizyon, küçücük parmaklarımızın arasında kaybolana dek bıçakla yontulan kalemler -ki kalemtıraş kullanmak israftı, sınıflardaki çöp kovası onu kalem açma kuyruklarını unutan var mı?
.
Plastik ilkel beslenme çantaları ve okula götürülmesi yasak olan muz. Hele iç içe gecen halkalardan oluşan ve her zaman akıtan o plastik bardaklar, kâbusumdu benim. Uçlu kalem geldiğinde memlekete, uzay mekiği gibi bakmıştık ve onun ucu da uzay mekiği fırlatma rampası gibi kavrardı kapkalın kalem uçlarını.
.
Bunların her biri güzel birer anı, 30 lu yıllarını sürenler için. 40 lı yıllarını sürenler için o dönem, terörle özdeş. Zira çoğu Üniversiteyi ya zar zor bitirdi, ya da ayrılmak zorunda kaldı. 50 üzeri için ise hatırlanmak bile istenmeyen günler. Çünkü onlar çocuk okutmak ve yaşam mücadelesi vermek zorundaydı, onca yokluğa, parasızlığa ve kardeş kavgasına rağmen. Sadece çocuklar o yılların tadını çıkardı, sadece çocuklar mutlu ve umarsızdı ve sadece çocuklarda hatırlanası güzellikler bıraktı.
.
O dönemin çocukları, şimdi çocuk yetiştiriyor. Sahip olamadıkları oyuncaklarla dolu çocuklarının odaları. Yedikleri dayakların inadına seslerini bile yükseltmiyorlar çocuklarına. Dizlerinden, dirseklerinden yara kabuğu eksik olmayan o zamanın çocukları, çocuklarından kan alınırken fenalaşıyorlar. Ancak hava karardığında ve babası işten geldiğinde eve giren şimdinin ana babaları, çocuklarını kapı dışarı çıkaramıyorlar, zaman zaman haklı sebeplerle. Annelerinin bir bakışı ile mum kesilen, akşama babana söylerim tehditleri ile büyümüş o çocuklar, bugün kendi çocuklarının psikolojisini bozar diye HAYIR bile diyemiyorlar. .

O zamanın çocuklarının, şimdiki çocukları doyumsuz, çoğu bilgisayar başında patates cipsi yediği için şişman, hepsi zehir gibi akıllı ama onca imkâna rağmen okulu pek azı seviyor. Çelik çomağı, kukalı saklambacı ve hatta uçurtma uçurtmayı bilmiyor. Onların uçurtmaları marketlerde hazır yapılmış olarak satılıyor ve babayla bir Pazar günü saatlerce uğraşarak uçurtma yapmanın zevkini ve yeşil tepelerde uçurtma uçurmanın tadını bilmiyorlar.
.
Okulun açılacağı haftanın öncesinde önceleri zevkle başlayan ama sonra işkence halini alan, defter kaplamanın ne demek olduğundan habersizler, defterlerin kaplanmaya ihtiyacı yok çünkü. Kâğıt onlar için buruşturulup atılabilecek bir şey, defterden kâğıt koparmanın nasıl olup da YASAK olabileceğini akılları almıyor.
.
Hiç dut silkelemediler bembeyaz çarşaflara ve hiç incir ağacının ince dalına basıp yuvarlanmadılar komşunun bahçesine.
.
Mutlular mı?
.
Umarım öyleler.
.
Peki, çocukluklarını bizler gibi, özlemle anacaklar mı?
.
Umarım ...
.
Hamiş : Mailime gelen, kimin olduğunu bilmediğim bir yazıdır. Paylaşmak istedim.

08 Ekim 2009

Palovit Vadisi Duyarlılık Platformu...


PALOVİT VADİSİNE DOKUNMA!
.
Kaçkar Dağları ekosistemi içinde çok önemli bir yere sahip yaylalara gelişigüzel açılan yol çalışmaları, mahkeme kararlarına rağmen devam ediyor. Geçtiğimiz yıl Pokut ve Hazindağ yaylaları arasında yapılmak istenen yola dava açılıp, Trabzon Bölge İdare Mahkemesi “yürütmeyi durdurma” kararı vermesine rağmen, yola devam edilmişti. Bu yolla ilgili tartışmalar sürerken önümüzdeki yıl da aynı yolun, bu kez Doğu Karadeniz’in 100 yıllık kesme taş evleriyle ünlü en yüksek yaylası Samistal’a ve oradan da Kaçkarlar’a kuzeyden çıkış noktası Yukarı Kavrun yaylasına devam ettirilmek istendiğini ve bunun da programa alındığını öğrendik. Şimdi de Amlakit yaylasına kısa sürede ulaşmak adına Palovit Vadisi ‘ne dozerler girmiş bulunuyor.
.
Başka Fırtına Yok! Dünya koruyor biz kesiyoruz.
.
Fırtına Vadisi, Fırtına Deresi’nin, Karadeniz kıyı çizgisinden başlayıp iç kısımlara doğru birden çok kola ayrılarak (Durak, Hemşin, Hala, Palovit, Elevit ve Tunca dereleri) Kaçkar Dağları’nın kuzey yamaçlarına kadar uzanmasıyla oluşuyor. Bölgede, alüviyal akarsu ormanları (kızılağaç), geniş yapraklı ılıman ormanlar (doğu kayını), iğne yapraklı doğu ladini ormanları, yapraklı ve karışık ormanlar, geniş alpin çayırlıklar ve kayalık habitatlar, nadir şimşir ormanları gibi Doğu Karadeniz’e özgü bütün habitatları burada bulmak mümkün. Bu değerlerinden ötürü, Fırtına Vadisi ormanları, dünyada korumada öncelikli yüz alandan biri. Ayrıca bölge doğal sit alanı yani dokunulmaz, yapılaşma olamaz, inşaat yapılamaz, yol yapılamaz. Diğer ülkeler doğal alanlarını artırarak ve ekolojik politikalar üreterek sorumluluklarını yerine getirmeye çalışırken her nedense ülkemizde yeşili “yok etmek” için özel bir çaba sarf edilmesine anlam veremiyoruz.
.
Deniz alası için, boz ayı için, yaşlı dev ağaçlar için
.
Fırtına vadisi öyle bir biyolojik çeşitliliğe sahip ki Kaçkar Dağları ile birlikte 537 odunsu bitki, 136 kuş, 30 memeli, 21 sürüngen ve 116 endemik bitki türüne ev sahipliği yapıyor. Fırtına, Hemşin ve Çağlayan dereleri, her yıl Karadeniz’den iç kısımlara göç ederek yumurtadan çıktıkları yere kadar yüzüp burada yumurtlayan dünyadaki tek denizalalarının da yuvası. Fırtına ve Palovit vadileri, içerdikleri doğal yaşlı ormanlarla, hem bölgenin, hem de ülkenin en bozulmamış birkaç orman ekosistemi arasında değerlendiriliyor. Palovit Vadisi kendine özgü endemik bitki çeşitliliğinin yanı sıra barındırdığı hayvan türleriyle de doğa koruma açısından büyük önem taşıyor. Türkiye’de en yoğun bozayı popülasyonun bulunduğu bölgelerden biri olan alanda, yaban domuzu, çengel boynuzlu dağ keçisi, yaban keçisi, kurt, tilki, çakal, yaban kedisi, vaşak, karaca ve porsuklar yaşıyor.
.
İş işten geçmeden! Vadi bütünüyle korunmalı
.
Tüm bölge aslında birçok kanunla korunuyor; Bern sözleşmesine taraf olan Türkiye bölgeyi koruma altına alacağını çok önceden taahhüt etmiş durumda. Ayrıca Türkiye yine imzaladığı AB katılım çerçevesinde; “Avrupa’nın yaban hayatı ve doğal yaşama ortamlarının korunması” sözleşmesi ile endemik ve doğal yaşamı korumakla yükümlü. Kendi kanunlarımızla doğal kültür turizm ve arlıkları açısından bölge birinci derece doğal sit alanı ilan edilmiş durumda.
.
Tüm bunlara rağmen hangi kanuna dayanarak ve hangi inisiyatifle bilinmez; halen ısrarla kepçeler bu doğal vadiyi mahvetmek için çalışıyor. Açılan davalara rağmen doğa rant uğruna kurban ediliyor. İmzalanan anlaşmaları görmezden gelen, uluslararası sözleşmelere yokmuş gibi davrananlar, ihale alamayan yandaş müteahhitlere doğayı peşkeş çekenler, şark kurnazlığı ile aradan sıvışıp yol alacaklarını zannediyorlar.
.
Türkiye’nin yağmur ormanlarını kestirme!
.
Fırtına Vadisi başta hidroelektrik santraller olmak üzere, yol inşaatları, turizm ve çarpık yapılaşma, taş ocaklarının tehdidi altında. Bir de bunlara yaylaların birbirine bağlanması projeleri eklenince kirlenme kaçınılmaz oluyor. Fırtına Vadisi boyunca yer alan şimşir ormanları, dev yaşlı ormanlar yasa dışı kesimler nedeniyle azalıyor. Türkiye’nin yağmur ormanları planlı olarak yok ediliyor.
.
Bu nedenlerle hem yol isteyen yöre sakinlerinin hem de yaylaları birbirine bağlayıp jeep-safari turizmi yapmak isteyenlerin ve ilgili devlet yetkililerinin yapacakları bu katliamı görmeleri gerekiyor. İş işten geçmeden!
.
Biz aşağıda imzası olanlar yapılan bu katliam için sesimizi duyurmak, bugüne kadar tüm projelere kayıtsız kalan politikaları protesto etmek ve “Palovit vadisine dokunma” demek için kamuoyunu göreve çağırıyoruz. Lütfen destek vermek için TIKLAYINIZ...

07 Ekim 2009

Cici kitaplarım...

Elif Şafak'ın AŞK'ından sonra okunması gereken bir kitap bence:-) Henüz başlamadım.

Tracy Hogg'un ünlü kitabını Yapıncak çevirmiş... Okumaya başladım..

Montessori yöntemiyle ilgileniyorum, uygulamaya çalışıyorum Emre ile.. Bu kitap da çok güzel özetlenmiş, resimlerle örneklenmiş konular. Şöyle bir göz gezdirdim sadece...


05 Ekim 2009

Bugün...


Bugün hayatımda aldığım en doğru, en isabetli, en romantik kararı alalı, O.na EVET diyeli tam 7 yıl oldu.. Birlikte geçirdiğimiz bu 7 yıl içinde hiç pişmanlık duymadıysam, bu; dünyanın en tatlı, en yakışıklı, en anlayışlı, en sabırlı, en çalışkan, en düzgün adamıyla evlendiğim içindir.. Bu konuıda ne kadar şanslı olduğumu anlatamam hiçbirşekilde tam olarak..

İyi ki varsın aşkım, iyi ki kocamsın, iyi ki oğlumun babasısın, herşeyimsin..


02 Ekim 2009

Bunları aldım çokkk memnunum...




Evdeki elektrikli süpürgemiz çektiği tozları arkadan üflemeye başlayınca değiştirme vakti geldi dedik.. Bunu aldık, süper çekiyor, üstelik de çevreci...





Temizliğe gelen yardımcımız tarafından iki kez yere düşürüldüğü için içine su koymamıza itiraz eden eski ütümüzü değiştirdik sonunda.. Tefalin bu modelini aldım ve daha önce hiç buharlı ütü kullanmamışım diyorum. O kadar verimli ve kolay hale geldi ütü işi benim için.. Harcadığınız zaman kesinlikle yarıya iniyor.
Aldım, kullandım, tavsiye ediyorum....

25 Eylül 2009

Sandık lekesi...


Anneannem ile dedem, dedemin kızkardeşi Refika hala ile birlikte yaşarlardı. Tüm ailenin halasıydı Refika hala.. Herkes hala derdi ona... Hiç evlenmemişti.. Çocukları çok severdi, çocuklar da onu tabi... Kısa boylu, gururlu, mağrur... Tırnakları bakımlı, saçları boyalıydı hep. Renklerden sarıyı severdi.. Bize hep annemizi üzmememizi öğütlerdi...


Önce anneannem, sonra dedem, yıllar sonra da Refika hala vefat ettiler. Evi kapatmaya karar veren dayımlar, yengemler ve annem birgün toplanıp o eve gittiler.. Hatıra olarak istedikleri birkaç eşyayı seçip gerisini satıp, evi de elden çıkaracaklardı.


Refika halanın çeyiz sandığının, dayımların her ikisinin de ikişer oğlu olduğu için sanırım, bana ve kızkardeşime verilmesini arzu etmişler... Hiç unutmam, o sandık evimize geldiğinde annemle ben boşaltmıştık.. Bir çeyiz sandığından ne çıkar? Yılların etkisiyle sararmış, sandık lekesi olmuş çeyizler. Hepsini boşaltınca sandığın en dibinde bir paket bulmuştum ufacık.. Kırmızı kağıt ile kaplanmış bir bohçacık gibiydi.. Yumuşacıktı... Önce anlamamıştım ne olduğunu.. Sonra ucunu yırtınca içinden ansızın dağılıveren rengarenk konfetiler şaşırtmıştı hepimizi... Belki de kendi düğününde kullanılmak üzere alınmış, ama kullanmak nasip olmamıştı hiç Refika hala'ya bu konfetileri...
.
Annemle karşılıklı olarak gözyaşı dökmüştük... Gidene mi yoksa gidenin kaderine mi olduğunu bilemediğimiz gözyaşlarıydı onlar...
.
Şimdi nereden çıktı bu hatıra diyeceksiniz.. Olmadık işler peşinde yi okuyordum, eskilere gide gide bu yazısını buldum... Onun Anne evi bana anneanne evimi hatırlattı.. Hatırladıkça da paylaşayım dedim..

Yoldaki güzelliğin rengi bu sefer pembe...


Yok yok ben değilim hamile olan.. Kanada daki can dostum Safiye hamile.. Aralık başı gibi beklenen bir doğum heyecanımız var.. Cinsiyetini ancak gösteren nazlı mı nazlı bir de pempiş güzelimiz...


Hayat ne garip, daha 1 hafta önce bir önceki yazımda Dila bebeğe veda etmiştik, şimdi başka bir güzelliğe hazırlanıyoruz..


Adı henüz belli olamayan bu pempiş güzelliği dört gözle bekliyoruz, annesine ve babasına çokkkk büyük mutluluklar getireceğine inanıyoruz, sağlıkla ve hayırlısıyla dünyaya gelmesi için de dua ediyoruz...
.

Ah Safiye'cim, çokk uzaklardasın ama kalbimiz ve dualarımız sizinle olacak inan. Doğum nasıl geçerse geçsin, onun bir nefesiyle yeniden doğacak, bir bakışıyla yeniden hayat bulacaksın inan.. Tarif edilemez o ilk karşılaşmada yanınızda olabilmeyi, şeker kızın cennet kokusunu içimize çekebilmeyi çok isterdik aslında.. Ama yaşamak işte böyle birşey.. Bir varsın bir yoksun, yanımda olamasan da hep aklımdasın:-)))
.


Ve yoldaki güzellik bu laflarım da sana : Kalabalık bir aileye, gürültülü bir ortama geliyorsun.. Kimler yokki seni bekleyen ? Yağız, Yağmur, Emre... Hepsi seni bekliyorlar gelecek sene Eylül'de çekilecek büyük aile fotoğrafı için... Gel sağlıkla, sıhhatle, anneni çok yormadan gel... Gel de bu dünya da kan bağından daha güçlü ve sağlam bağlar olduğunu öğretelim sana, dostluğun gücünü anlatalım annenle beraber siz küçük kuzularımıza....


El bebek, gül bebek, gel bebek gel.....

16 Eylül 2009

Mucize... gerçekleşemedi malesef...

Günlerdir okumamak, yazmamak için direniyorum, o sahneyi hayal etmek bile nefesimi kesiyor.. Yüreğim burkuluyor, beynim dumanlanıyor resmen..

"2010'a 1 kala", "kültür başkenti İstanbul'da" sel felaketi can almış, onlarca can erkenden ecele karışmış..


"Alt yapıya yatırım yapmak yerine vergilerimizi lalelere, gösterişe, yandaşlarına, kendi ceplerine yatıranlar; Allah belanızı versin, bu çocuğun ve sele kapılıp ölen onca kişinin vebali boynunuza. Lanet ediyorum size. Kendi pisliğinizde boğulursunuz umarım. " demiş Umutlu Sugibi..


Yazdığı her harfe katılıyorum...


Allahım ne olsun bir mucize gerçekleşsin, bulunsun Dila... Sağ salim, birdenbire..


Ateş düştüğü yeri yakarmış derler ama ben böyle hisssediyorsam, ailesi nasıldır acaba? Nasıl bir ateştir bu... Ve bu ateş ne zaman sorumluluların başını yakacak benim ülkemde???
___________________________________
Kahrolası bir düzeltme : Malesef Dila kızın cansız bedeni bulundu dün gece.. Hem de taaaa Bursa açıklarında... Marmara denizinde 83 km. sürüklenmiş yavrucak.. Duyunca kendi kuzuma sarılıp ağladım.. Yoktur herhalde böyle bir acının tarifi.. Allah ailesine sabır versin, Dila'cık zaten kanatlandı melek oldu.. ve bu felaketten sorumlu olanlar, Allah hepinizin belasını versin...

13 Eylül 2009

Yorgunum...

Cuma akşamından beri o kadar yoğun bir koşuşturma içindeydim ki, yorgunluktan bitmiş vaziyetteyim.. Yarın ofiste yukarıdaki şekilde "dinlenmeyi" hayal ediyorum...

04 Eylül 2009

Elimi sen tutar mısın?

Onlar küçümen yaşlarında kanser gibi bir canavarla savaşmak zorunda kalan minikler ve aileleri için umut oluyorlar.. Yukarıdaki videoyu yayınlamak için dünyanın parasını isteyen açgözlü tv kanallarına inat, bu yazıyı okuyan tüm blogcu dostların bloglarında yer vermelerini rica ediyorum bu konuya... Lösev e buradan da ulaşabilir, elimizden gelen yardımı yapabiliriz...

26 Ağustos 2009

GUNAH CIKARTMAM LAZIM...

Bu sabah saat 05:30 da uyanan ve inatla tekrar uyumayan oğluşumla oynarken eline verdiğim kitabının sayfasını cartttttt diye yırtmasına engel olamadım. Daha önce de birkaç kez yapmıştı bunu ve hep konuşmuştum onunla..

Bu sabah bilmiyorum belki uykusuzluğun da vermiş olduğu gerginlikle sert bir şekilde kitaplarına iyi davranması gerektiğini söyledim ve ceza olarak götürüep yatağına bırakıp, odadan çıktım.. Emre paşam henüz 17 aylık, ceza konusunda acele mi ettim bilmiyorum ama 1 dakika kadar sonra ağlama sesleri gelmeye başladı, gittim baktım ki sadece numara yapıyor ve beni görür görmez gülmeye başladı.. Yeniden çıktım odadan, yine ağlama sesleri geldi, yine gittim odasına.. Baktım ki bu kez gerçekten ağlıyor ve yanağının yanından bir damla gözyaşı aşağıya doğru süzülüyor..

Aldım hemen yerinden kucağıma, babacık da zaten işe gidiyordu, aldı kucağına kuzuyu ve babaanneye götürdü.. Giderken Emrenin bir bakışı vardı ki bana, sanki küsmüş gibi.. Baybay da demedi eliyle..

İçime düştü bir kurt... Küstürmüştüm sanki kuzumu.. Hani derler ya b urnumun direği sızladı diye, işte aynen o şekildeydim... Duş aldım, giyindim, çıktım evden.. Önce babaanneye gittim, evde yoklardı, parkta olduklarını tahmin ettim. Koşarak gittim kuzunun yanına ve salya sümük hem özür diledim, hem de öptüm oğluşumu bolbol..

Babaanne şaşkın tabi... Ben ağlak.. Kuzucuk kucağımda...

Of ki offfffff... Zor zenaatmış anne olmak...

KISLIK SEBZELERIM...

Tekirdağ'a bağlı Kozyörük kasabasındaki akrabalarımızı ziyaret ettik tatil dönüşü.. Ayrılacağımız gün ekip diktikleri bahçelerine gittik..

Muhteşem birşey bence kendi sebzeni meyveyi yetiştirmek ve tabiki hasatını yapmak...


Bahçeden topladığım domatesler... İki koli domates getirdik İstanbula...

Bahçe patlıcanlarım. Bunları da ocakta közledim, kabuklarını soyup doğradım ve buzdolabı poşetleriyle derin dondurucuma attım bile...


Domatesleri kabuklarıyla rondodan geçirip, az yağ ve tuz ilavesiyle 1 saat kadar kısık ateşte pişirdim.



Pişirdiğim domates sosunu kapaklarını yenilediğim kavanozlara doldurup, ters çevirdim, 2 gün hiç kıpırdatmadan beklettim.

Çanakkaleden yol üstünde bir köylü amcadan satın aldığım pembe domatesler... Çekirdeklerini ayırdım ve kuruttum bile.. Mart gibi benim de bir PDA hikayem ve pembelerim olacak inşallah...







25 Ağustos 2009

DONDURMA CANAVARI



Emre'ye şekerli ve özellikle de hazır gıda vermeyen anne-babası olarak biz, tatilde dayanamadık ve azıcık dondurma yalamasına müsaade ettik.. O kadar çok sevdi ki şimdi eliyle pencereden dışarıyı gösterip, diliyle bir dondurma yemeyi (daha doğrusu yalamayı) taklit edişi varki görmeye değer doğrusu:-)))

24 Ağustos 2009

Tatil'2009

Bu yıl tatile gidip gidemeyeceğimiz hep eşimin iş yoğunluğuna bağlıydı.. Feci yoğun bir proje döneminden sonra 10-17 ağustos haftasında izne çıkabildik sonunda..

Assos'a gittik.. Kadırga Koyundaki şu otelde kaldık. Tahminimizin çok üzerinde rahat ettik.. Mavi bayraklı koyda deniz biraz soğuk ama süperdi.. Yemekler gerçekten çok lezizdi.. Son derece sessiz, sakin, huzurlu bir seçimdi.. Gitmek isteyenlere Assos un içinde değil Kadırga koyunda kalmalarını tavsiye ederim.

Bu tatilin bir özelliği de kuzucukla ilk tatilimiz olması idi.. Geçen sene çok küçük olduğundan gitmemiştik biryere.. Kuzum çok eğlendi, çok koşturdu bizi peşinden.. Pek çok ilk yaşadı ve yaşattı:-)))

Emre Paşam ilk kez :
Tatil planlarımıza dahil oldu..
Bizim eşyalarımızdan çok daha fazla eşya ve oyuncakla valizlerimizi ve arabayı işgal etti..
Uzun sayılabilecek bir araba yolculuğu yaptı..
Denize girdi...
Kumsalda oynadı..
Broznlaştı..
Soğuk su ile kumsalda duş aldı..
Sebze çorbaları vs ile değil sadece bizim yediğimiz yemeklerle karnını doyurdu..
Otelde kaldı..
Dondurma yedi..
Yakından kedi ve köpek ile ilgilendi..
Tavuk, horoz, civciv, inek gördü..
Traktör gördü ve traktöre bindi...

Genel olarak bakarsak fiziksel olarak çok ama çok yorulduğumuz, ama beyinsel olarak çok dinlendirici bir tatil geçirdik.. Darısı nice senelere...
Tatil kuzusu:-)

Sahil kuzusu :-)



Çıplak çimen kuzusu :-)



İnatla yüzünü güneşe dönen kuzu :-)


Denizden çıkıp, duş almış kuzu :-)


Küçükkuyu yolu :-)


Küçükkuyu'da balık keyfi zeytinyağı tadımı ile başlar :-)


Baba-oğul sefası :-)


Yüzü gözü kremli kuzu:-)

Her fırsatta koşar adım denize doğru kaçan kuzu :-)


07 Ağustos 2009

Megabaytlarımız mı yetmiyor?

Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız degil mi?
Hiç vaktiniz yok, "Fast live", "Fast food", "Fast music", "Fast love"...
Dikte ettirilen "yükselen değerler", "in" ler, "out" lar...
Şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi...
Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, size sesleniyorum!
Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?
Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?...
İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza?
Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?
Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir?...
Ya da Geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?
Dogayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını?.
Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında ?...
Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?...
Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?

Müşfik Kenter

06 Ağustos 2009

Uykusuzum, uykusuzsun, uykusuz...

Tahmin edeceğiniz gibi sıra geldi uyku olaylarımızı yazmaya..
Emre doğduğu gün hastanedeki bebek hemşiresi, ilk gece uyumakta zorlanırsa kucağınıza alın ve sarılın ona, rahatlar ve uyur demişti.. Biz de ne bilelim bu işin o geceyle bitmeyeceğini..
Kucağımızda yatırdık yavruyu o gece ve sonraki gece ve sonraki 3 ay boyunca... Emre eve geldikten sonra sırtüstü yatmayı hep reddetti ve mememde uyuduktan sonra da sırtüstü ya da yan yatırırsak hep 10-15 dakika sonra uyandı ve ağlamaya başladı.. Bizde madem kucağımızda uyuyor bari uyusunda nasıl uyursa uyusun deyip, 3 ay koynumuzda yatırdık kuzuyu.. Hatta o kadar nefret ederdi ki sırtüstü yatmaktan, altını bezlemek için yatırdığımızda katılarak ağlama krizlerine girdiğinden, birkaç ay boyunca altını değiştirirken fön makinası çalıştırdık yanında, dikkati dağılsın diye..
Akşamları saat 9 gibi beni emip, uykuya dalınca saat gece 3 e kadar babasının kucağında, sonra sabaha kadar benim kucağımda uyudu yavrucuk.. Ta ki yaz gelip de sıcaktan rahatsız olana dek. 3 ayını doldurunca da doktorumuzdan onay alıp yüzüstü yatırmaya başladık oğlumu.. (Bu konuda Figen in öngörüsünü unutamam, tecrübe başka şey tabi:-)))
Emrecik babasının kucağında..

Halen de yüzüstü yatar uyurken, bazen döner ama kısa sürelidir hep..
Geçen yazki hallerimiz, emrecik öğlen uykusunda, annesi uykusuz:-(
Uykuya geçme konusu ise halen çözümsüz bir problemdir bizde.. Emre gece uyandığında kendi kendine tekrar uykuya dalabilen bir çocuk olmadığından, gece hep beni emer, uykuya dalar. Eğer emdi ama uykuya dalamadıysa sallarız onu salıncağında.. İyica dalınca da yerine koyarız.. 5,5 aylık olduğundan beri kendi odasında ve kendi yatağında uyuyor kuzucuk..

Ben çalışmadan önce öğlen uykularında da önce salıncakta sallayıp sonra yerine bırakıyordum oğlumu.. Çalışmaya başladıktan sonra ise babaannesi önce ayağında uyuttu kuzuyu bir süre.. Şimdi ise yanına uzanınca uyuyormuş kuzucuk kendi kendine.. Arada uyandığında ise azıcık pışpış ile yeniden dalıyormuş (maşallah diyelim).

Tabi bunları duyan anne kıskançlık triplerine girer mi? Girer... Üstüne benimle de yatakta uyusun, salıncağı kaldıralım artık hayalleri kurar mı? Kurar.. Peki geçen haftasonunu sinir stres içinde bu iş ile heba eder mi? Eder.. Başarılı olur mu peki? Hayırrrrrrrrrrrrrr....

Geçen hafta sonu hem babaanneden dinlediğin uykuya dalma hikayelerine gıpta edip, hemde internette bolbol yatır-kaldır tekniğini hikayesi okuyunca deneyelim şansımızı dedim..

Önce kuzuya ılık bir duş aldırdım, karnını doyurduk, emzirdim, süt içirdim ve telkinler eşliğinde yatırdım yatağına.. ben de çektim sandalyeyi yanına, şarkılar, masallar, oyuncaklar, oyunlar derken tam 60 dakika boyunca debelendim. Ama benim kuzum bırakın yatağa yatmayı, yatağına oturmadı bile.... Hep ayakta, hep beni al buradan diye yalvaran bakışlarla.. Bir ara okadar daraldımki çıktım odadan, ama ne mümkün sakinleşmek.. 2-3 dakika sonra geri döndüğümde kuzum salya sümük ağlamış, yüz göz birbirine girmiş vaziyette yalvarıyordu bana al beni diye..

Ağlamasını duyan kayınvalidem (üst katımızdalar) telefon edip ne oldu dedi.. Ben de anlattım olayları.. Zorlama istemiyrorsa, getir de biraz sakinleşsin dedi.. Çıktık kuzuyla üst kata.. Babaanne aldı kuzuyu, yatırdı birlikte uyudukları yatağa, koydu yastığıda yatağın ortasına, hadi oğlum nennniiii yapalım artık dedi.. Alt katta kendini parçalayan kuzucuk hoppp attı kendini yastığa kendi kendine nen nen nennnn diye başladı nenni söylemeye.. Ay ölürmüsün öldürürmüsün derler ya... Nasıl üzüldüm, nasıl zoruma gitti anlatamam.. Niye benimle böyle uyumuyor diye bayağı bir dert ettim ogün.. Sonunda mis gibi, uyudu kuzu...

Akşam babacıkla konuştuk bu konuyu, gece kendisi uykuya dalsa bile başında beklemek gerekecek nasılsa, bırak sallayalım yine dedi.. Benim de kafama yattı tabi... Sonunda pes ettim..

Bilmem bu sallama işi ne zamana kadar sürecek? Şimdilik pes etmekle kalmadık, itaat ediyoruz kuzumuzun isteklerine....
Şimdilik...

30 Temmuz 2009

Yemek düzenimiz...


Emre'nin yemek düzeninden bahsetmek istiyorum bu yazımda.. Yine tarihe not düşmek, unutmamak için..

Emre 6 ayını tam olarak doldurana kadar sadece anne sütü içti.. Çevreden yapılan tüm müdahalelere kulak tıkayıp, inatla yılmadan emzirdim oğlumu saatler boyu.. Hep istediği zaman ve istediği kadar emdi. Gerçi halen de emiyor kuzucum beni.. İşe başladıktan sonra daha düşkün oldu emmeye.. Hele işten gelince tişörtümü çekiştirerek bir meme isteyişi varkı görmeye değer.. Ama son günlerde geceleri uyanınca beni az emiyor.. Havaların sıcak ve nemli olmasının da etkisi var sanırım, çok su içiyor geceleri..

6. aydan itibaren yavaş yavaş ek besinlere geçtik.. Sabah kahvaltımızdan önce bol bol emiyor beni kuzum.. Sonra iyice acıkınca kahvaltı yapıyor.. Menüsünde sadece tereyağ, tuzu alınmış peynir, yumurta, bebe bisküvisi ve ılık süt ile hazırlanmış püre oluyordu... Şimdi Emre kahvaltıda domates ve tost yemeyi de çok seviyor..

Yemeklerine halen tuz koymuyorum, ama bizim yemeklerden mutlaka tattırıyorum, tuzludur diye düşünmüyorum. Kendimiz için pilav, makarna olacaksa tuzunu az , tereyağını da bol katıyorum. Emre çok seviyor pilavı...

Şekerli gıda vermiyoruz hiç.. Dışarıdan verenler olursa da bir yolunu bulup tadına bakmadan elinden alıyoruz. Şeker, cips, sosis vs.. ayrı bir yazı konusu aslında ama şöyle düşünüyorum ben : Bu gıdalardan sonsuza kadar uzak tutamayacağız kuzuyu.. Ama elimizden geldiğince geç alışmasını sağlamaya çalışıyoruz.. Zaten büyüdüğünde her çocuk gibi çok sevecek böyle zararlı şeyler.. Şimdiden alışmasın diyoruz.. Gerçi bu tarz zararlı gıdalara sadece yiyerek alışmıyor bu çocuklar.. Şöyle ki, televizyonda gördükleri reklamlar bir şekilde beyinlerinde yer ediyor.. Önceki hafta annnemlerde yaşadığımız bir olayı anlatmam lazım sanırım :

Geçen haftasonu adaya yazlığa gittik oğluşumla, kardeşim ve çocukları da oradalardı. Kardeşim çarşıdan şu saplı lolipop dediğimiz şekerlerden almış, 1 kızına, 1 de Emre'me.. Ben Emre yemez bunu deyip mutfaktaki dolabın üzerine koydum şekeri.. Sonra ertesi sabah Emre kucağımda dolabın yanından geçerken oğlum o lolipop şekeri farketti ve eliyle işaret edip almak istedi.. Ben de 1-2 dakika oynasın sonra ambalajını açmadan elinden alırım diye verdim eline şekeri.. O an oğluşumun yüzündeki ifadeyi ve munzır gülümsemeyi görmeniz lazımdı.. Şok etti bizi.. Hani bir kabahat işlerken insanın yüzüne oturan o çok bilmiş gülümseme vardır ya, Emre o halde sırıtarak, lolilpop yalamaya başlamasın mı? Şaşırdık kaldık, bu çocuk kimseyi elinde lolipop yalarken görmemişti, eline böyle bir şekeri ilk defa alıyordu... Nasıl biliyordu onun ne olduğunu?

Şaşkınlığımız geçince şekeri elinden almak istedim, "annecim o şeker, sen şeker yememelisin" gibi telkin edici laflar söylemeye başladım.. Emre bir anda "şşşş şşşş" diye taklit etmesin mi şeker deyişimi? Gülelim mi ağlayalım mı şaşrdık kaldık.. Sonra da reklemlara yorduk bunu...

Düşünün yani Emre 16 aylık ve hiç şeker yememiş bir bebek henüz.. Reklamlardan etkilenip neler yapabiliyor.. Eline versek neler yer neler içer siz düşünün....

Velhasıl yine çevreden gelen tüm müdahalelere rağmen biz halen Emre'ye bu gibi çok sakıncalı gıdalar vermiyoruz...

Gıda dedince bir de süt ve süt ürünleri sorunsalımız var tabi... Oğlum günde 1-2 bardak civarı süt içiyor.. Sağolsun Aysunthesütçü'müz var bizim.. Onun kızlarının mis gibi sütlerini içiyoruz genelde.. Evdeki tüm yoğurdumuz da o sütlerle yapıyorum. Eğer Aysun sütü bitmişse, günlük süt alıyoruz dışarıdan. Onu da bulamazsak Nestle çocuk sütü..

Malesef katı gıdaya başladığımız günlerde yoğurt yemeyi çok seven kuzum artık kesinlikle yemiyor.. Meyvalı yoğurt yapmayı da denedim istemiyor. Ben de zorlamıyorum artık .

Haftada 2 gün balık, 1 gün tavuk, diğer günlerde ise kırmızı et yemesi gerekiyor kuzumun.. Genelde et ürünlerini seviyor Emrecik.. Köfteyi tek geçiyor..

Sebzeler hergün yeniyor.. Karışık sebze çorbası ya da direk sebze yemeğini yiyor.. Yağ olarak sızma zeytin yağı ya da tereyağ kullanıyoruz.

Meyvalar ise favorilerimiz.. Babaannemiz sağolsun gündüz Emrenin eline sürekli meyva veriyor.. Ya da havuç, salatalık, kırmızı biber... (evet büyük kırmızı biber, emre bayılarak yiyor)

Meyvalarda ise karpuzu tek geçiyor oğlum.. Kiraz ve çilek diğer favori meyvaları...

Emreye ekstradan hiç ekmek vermiyoruz. .Yalnız sabah işe gitmeden öce biz kahvaltı ederken ekmek kemirmeyi seviyor...

Şayet gribal bir durum var ise, gün içinde mutlaka adaçayı veya ıhlamur yapıp bal ile tatlandırıyorum. Ama bunları sallama bardak poşetlerinden değil, gerçek kurutulmuş bitkilerden yapıyorum. Ihlamur çayına karanfil, kabuk tarçın, zencefil ve 1 elmayı kabuğuyla, çöpüyle birlikte dilimleyerek ekliyorum. Güzel kokulu bir çay oluyor.. Doktorumuz önermişti işe de yarıyor gerçekten..
Eğer akşam yemeğini güzel yemediyse yatarken 1 bardak sütten muhallebi yapıyorum. Pirinç unu olarak şundan kullanıyorum. Muhallebi yiyemeyecek kadar tok isek süt içip uyuyoruz... Eğer sütünü de içemeyecek kadar tok ise veya bir sebepten yarım bıraktı ise gece uyandığında mutlaka acıkmış oluyor ve yeniden süt veriyorum.
İşte böyle bizim kuzunun yemek serüveni şimdilik..Gece beslenme ve uyku serüvenimizi de yazmak istiyorum aslında ama başka sefere inşallah...