29 Haziran 2007

Benim hala umudum var...

Yağmur yağmadan şemsiye açıp dolaşmanın bir anlamı yok.
Düşmeden ağlamanın.
Bütün iplerini elinden tutamazsın hayatın.
Bırak olacağına varsın...
-----------
Dualarım kabul oldu sanırım, korktuğum test sonuçlandı ve sonuç mükemmel. Dolayısıyla daha iyiyim, daha da önemlisi başlıkta da yazdığım gibi umudumu yitirmedim, yitirmeyeceğim. Bir şeyi çok istersen mutlaka olurmuş diyor ya herkes... Hatta Mevlana bile :
-------------
Kardeşim sen düşünceden ibaretsin,
Geriye kalan et ve kemiksin.
Gül düşünür gülistan olursun,
Diken düşünür dikenlik olursun.
-----------------
diyor ne de olsa ...
----------
Şimdi dikenlik değil, gülistan olma zamanıdır ey gönlüm..
-----------
Hamiş : Teşekkürler Handan..

26 Haziran 2007

Dua ediyorum...


Bazen istemesek de hatta aklımızdan geçirmesek bile başımıza öyle olaylar gelirki, olayın tam göbeğinde iken bile inanamayız yaşadıklarımızın bizim başımıza geldiğine.. Şaşkın, üzgün, korkmuş ve biraz da yenilmiş hissederiz kendimizi böyle zamanlarda..

Oysa hep insanoğlunun kendine ve sevdiklerine konduramadığı ama aslında olağan süreçlerdir bunlar.. Sonuçta herşey insanlar için değil midir bu dünyada? Yine de düşünemeyiz o kadar derinden, şaşırır kalırız öylece..

İşte öyle bir süreç yaşıyoruz ve yarın sabah yaşanacak olaylardan sonra bu saatlerde kafamızdaki soru işaretlerinin büyük bir kısmı aydınlanmış olacaklar.. Hayatımızda yepyeni bir döneme giriyor olacağız.. Sonuç ne olur, istediklerimizi elde edebilir miyiz bilmiyorum henüz.. Sadece dua ediyorum... Allahım sen yardım et ne olur...

TipiTip

Bizim kuşağın çocuklarının mutlaka hatırlayacakları kahramanlardır biridir TipiTip. Kendisi sadece bir ciklet kahramanı olmasına rağmen, mesela benim kafamda çok yer etmiştir. Bir kere çok naif ve kibardır, centilmen ve iyi niyetlidir kendileri..


Tabi benim için TipiTip'in bir diğer anlamı daha var. Rahmetli anneanemi her bayram yepyeni bir mendile sardığı bayram harçlığımızın yanında verdiği hediyedir o. Hiç unutamam açık mavi kapaklı büyük gardrobunun sol kapağını açar, içinde mendil demetleri hazırlanmış olan çekmeceden çıkarırdı hediyemizi.. Tipitip sakızlarını tek tek değil, büyük kutusu ile toptan alırdı ki her istediğimizde yok demesin diye sanırım.

Biz yine de şanslı bir nesildik sanırım, bilgisayar oyunlarımız, internetimiz yoktu ama iyi niyetli ve şirin kahramanlarımız vardı cikletten çıkan.. Tüketim toplumunda yetişen yeni nesil gibi onlarca ciklet markası arasından seçim yapamazdık ve cikletler oyuncak hediyeli de olmazdı ama yine de çok eğlenceli bir işti sıcak öğleden sonralarında mahalle aralarında ciklet çiğnemek ve yakartop oynamak...

25 Haziran 2007

Motivasyon...


Sevgili günlük,

Uzun zamandır blog işini serdiğimin farkındayım ama biliyorsun, çok hasta idim, kendime gelmem zaman aldı. Halen de fırt fırt burnumu çekip, selpak ile dolaşıyorum ama olsun en azından hastalık psikolojisinden yırtmış durumdayım.

Geçen hafta hayli zor geçti biliyorsun. Pazartesi günü çok önemli işler nedeniyle sürünerekten işe gelip, akşamına da mesaiye kalınca, Salı günü yataktan kalkamadım tabi..Çarşamba tekrar iş başıydı derken Cuma akşam üzeri hafta sonu nasıl yapsam da dinlensem, ama kursa da gitmem lazım diye kara kara düşünürken, akşam 5 te kurstan gelen bir telefonla günüm aydınlandı resmen. Hafta içi yapmaları gereken upgrade işini beceremedikleri için hafta sonu ders yapılmayacak demezler mi? Çok sevindim tabi, hemen planlar yapıldı, Figen, Nejat ile Yağız da adaya geleceklerdi veeee Cumartesi sabahtan ver elini Kınalıada...

Tabi evde sadece annemle babam da yoktu. Misafirler vardı habersiz gelen.. Kuzenim, kızı ve diğer kuzenimin 2 kızı.. Gerçi kızların en küçüğü lise öğrencisi, diğerleri üniversitede okuyor ama bayağı kalabalıktık anlayacağın.. Pazar günü de diğer kuzen kızı ve eşi geldi, olduk mu evde 12 büyük ve bir Yağız .... Cümbür cemaat kalabalık ama eğlenceliydi. Yorucuydu.. Fiziksel olarak çok ama çok yorulup, beynen müthiş dinlendik. Dün akşam 9 çeyrek gibi eve geldik, Heroes’u seyrettik ve direk yattık.. O derece yorulmuşuz yani..

Yeni doğan her gün yeni olaylara gebedir sevgili günlük.. Önümüzdeki günlerin telaşına ve seyrine dalmadan önce ciddi şekilde motive olmam gerekiyordu ve oldum.. Detaylar yakında...

Hamiş : Şu anda kuşluk vakti mevyalarımı yiyorum, adadaki bahçeden kayısı topladık.. Herbiri yumurtadan büyük ve bal gibi.. Vişne ağacımız ise bu sene pek verimli değildi, toplasan 1 kg vişne olgunlaşmış, onları da annemde bıraktım reçel yapsın diye.. Maalesef bu sene evde vişne likörünü bahçe vişnesi ile yapamayacağım. Çünkü o kadar çok müdavimi varki ev likörümün, nereden baksanız 4-5 kg. vişne lazım bana. Pazardan alıcaz artık...

18 Haziran 2007

Hastayım...


İş gel, kursa git, misafir ağırla, ev işi vs. vs. derken sonunda vücudum neredeyse 10 gündür iflas etmiş durumda. 10 Haziran Pazar gününden beri hastayım. Yoğun baş ağrısı ile başladı, kırgınlık, boğaz ağrısı, öksürük şeklinde devam ediyordu. Üç gündür de inanılmaz bir hapşırık, burun akıntısı, yüksek ateş vs.. Şu an ofisteyim ama zorunluluktan, ilk fırsatta gidip evde dinleneceğim. Annemi istiyorum, battaniye altında uykuya dalmak istiyorum, tavuk suyuna tel şehriye çorbası istiyorum :(((

08 Haziran 2007

Sigarayı nasıl bıraktım ?

Sigarayı bıraktım ben.. Hem de tam 5 yıl 2 ay 9 gün once.. Hem de tam 10 yıl boyunca aktif bir sigara içicisi olduktan sonra.. O.nunla evlenme kararı verdirdikten ikimiz birlikte bu illetten kurtulmaya karar verdik ve beraberce bıraktık. 2002 Şubat ayı sonlarıydı sanırım 1 Nisan 2002 de sigarayı bırakıyoruz dedik ve bıraktık.. İtiraf ediyorum benim için çok zor oldu ve O olmasa bırakamazdım. İlk hafta yaşadıklarımı hatırlıyorumda tam bir kabus gibiydi.. Gün içinde olur olmaz herşeye ağladım o hafta boyunca.. O.ndan destek aldım hep.. Hem beni hem kendini motive etti. Söz yüzüklerimizin takılmasına tam 1 hafta vardı. Çok yoğun günlerdi aslında. 3-4 gün sonraydı sanırım mesaj attım, sigarayı bırakmak için uygun bir zaman seçmedik sanırım gibisinden birşeyler yazdım. Sonra cevap geldi : “Sana olan güvenimi zedeleme lütfen” diye.. Ve işte ben sigarayı asıl o anda bıraktım.

O günden beri hiç sigara içmedim. Oysaki tam 10 yıl boyunca aktif olarak sigara içmiştim. Son 4-5 yılında ise günde 1 paket içiyordum. Ama artık tiksinmeye başlamıştım.. Elimdeki, ağzımdaki kokusundan, pisliğinden..

Şimdi canım istemiyor mu peki? Elbette istiyor. Çok üzülünce, son sevinince, yemekten sonra ya da içki masasında… Çok çekiyor canım. Rüyalarımda defalarca sigara içtim ve içim yandı sonra pişmanlıktan.. Hep ben şimdi O.na ne derim diyerek uyandım uykularımdan..

Ama yine de kabul etmek lazım ki abartmadığınız sürece sigara içmek çok keyifli bir aktivite.. Hele de Marlboro Light paketini ilk açtığınızdaki o muhteşem şarap kokusu.. Ama abartmayacaksınız, hergün içmek gibi bir hataya düşmeyecekseniz eğer. Yoksa sonu felaket..

2005 yılında Radikal gazetesinde köşe yazarlarından Sevgili Nur Çintay, gittiği bir İtalya seyahatinde kapalı ortamlarda siara içilmesi yasak olduğu için içenlerin nasıl da zavallı (!) bir duruma düşürüldüklerini anlatmıştı. Ben de peki biz ne olacağız gibisinden bir güzel mail döşenmiştim kendisine.. O da ertesi gün yayınlamıştı maili aynen.. Buradan Nur Çintay’ın yazısına, şuradan ise benim cevabıma ulaşabilirsiniz.

05 Haziran 2007

Ambulans olayı...

Ne de sıkıntılı bir durumdur değil mi sıkışık trafikte siren çalarak adım adım ilerlemeye çalışan bir ambulansa denk gelmek ? Ben hep dua ederim içindekilere Allah şifa versin diye.. İstanbul malum trafiksiz zamanımız yok gibi. Ama o araç biliyorsunuz ki tehlikede bir can taşıyor, canhıraş cana can katmaya çalışıyor. İşte böyle durumlarda en sağ şeritte bile olsak yapmamız gereken çok basit ama çok da faydalı bir hareket varmış meğer. (Bugün mail ile geldi kaynağı belli değil, ama hemen paylaşmak istedim) Ben ilk kez duydum ve biraz da utandım bilmediğim için.


"Ambulans genelde solda... Sağ şerittekiler aldırış bile etmiyorlar... Nasılsa kendi arabalarında değil ki ambulans... Oysa asıl iş, asıl kurtarma işi yolun sağındakilerde. Siren sesini duyar duymaz sağdaki duracak... O durunca önünde boşluk oluşacak... Oluşan boşluğa da ambulansın yolunu kesen araç dolduracak... Siren sesinin anlamı bu.... SAĞDAKİ DUR ÖNÜNÜ BOŞALT... SOLDAKİ BOŞLUĞA KAY YOLU AÇ!!!... " diyor gelen mesajda..

Çok mantıklı, çok basit ama hiç uygulandığını görmediğim bir kural.. Ben ehliyet alalı 3 sene oldu ve ehliyet kursunda ya da sınavda da hiç bahsedilmiyor bundan.. Bundan sonra uygulamak ve sürücüleri uyarmak şart oldu tabi..


Hamiş : Bu arada Türkiye'de sıkça rastlanan bir görüntüdür ambulansın hemen arkasına takılıp güya hızlı ilerlemeye çalışan çok bilmiş, asalak sürücüler.. Onlar hakkında yorum bile yapmamak lazım.. (Bak yorum yapmayayım dedim ama ellerim aklımdan geçeni yazacak illa.. Hepsi şerefsiz onların... oh be söyledim rahatladım...)

31 Mayıs 2007

Bir büyülü bahçe ve bir sanatçı...



Dün gece tatilde tanışıp da sonrasında çok güzel dostluklar kurabildiğimiz bizim kızlar grubu ile beraberdim. Elvan ve Çiğdem ile buluşup, birşeyler atıştırıp, Funda’nın evine gittik. Fundacım 7 aylık büyülü bahçe olduğundan (Elif bebek geliyor) ona zahmet vermek istemedik güya ama bütün akşam boyunca da kuruyemişti çaydı meyveydi derken atıştırıp durduk. Tabi bütün bunlar bahane, asıl amaç birlikte zaman geçirmek.. Çok keyifli saatler geçirdik birlikte yine..

2001 yılının Ağustos ayında kuzenimle çıktığımız 10 günlük Ege-Akdeniz turunda tanıştık Funda ve Elvan ile.. İkiside son derece sıcak, samimi ve eğlenceli kızlardır. İstanbula geldikten sonra da ilerleyen güzel arkadaşlığımız zamanla herşeyimizi paylaştığımız, aylarca görüşemesek bile her buluştuğumuzda sanki dün görüşmüşüz gibi kaldığımız yerden devam edebildiğimiz sıkı bir dostluğa dönüştü. Çiğdem ise Elvanın okuldan arkadaşı, tanıştığımız andan itibaren hep pozitif elektrik aldığım çok şeker bir şahsiyet...

Malum gündelik hayatın karmaşası içinde çok sık görüşemiyor olsak da görüştüğümüz kısa zaman dilimlerinde öyle neşeli vakit geçiriyoruzki, bir sonraki görüşmeyi hep iple çekiyoruz.

İşte dün akşam da böyle zevkli, eğlenceli ve sıcacık birkaç saat geçirdik Fundanın evinde..




Eve geldiğimde ise TRT1’de her Çarşamba canlı olarak yayınlanan “Candan Erçetin ile Beraber ve Solo Şarkılar” programını seyrettim.. Mest olarak... Candan Erçetin’i zaten çok severek dinler, yılda bir kez olsun açıkhava konserine gitmeye çalışırım. Ama dün akşamki başkaydı gerçekten. Dün akşam ki programda konuğu Sezen Aksu idi.

Sezen Aksu... O bir kraliçe.. Hep söyleyecek bir sözü olan, hep kibar, naif, popülist davranışlardan uzak, kendi halinde, küçücük bir kadın o.. Şimdi 30’lu yıllarını süren bizim kuşağın her aşkında, her ayrılışında her kalp çarpıntısında en az bir kez dinlenilen, ruhumuzdaki fırtınaların dinmesini beklediğimiz liman o... O Sezen Aksu... Başka lafa gerek var mı ki?

Üniversiteden İstanbul’a döndüğüm yıldı sanırım, Yıldız’ın kuzeni bir organizasyon şirketinde çalışıyordu ve 6 gece sürecek olan Sezen Aksu konserleri için hostes arıyorlardı. Tabi işin içinde Sezen Aksu olunca ben, Yıldız, Yasemin ve Figen hemen balıklama atlamıştık olaya.. İş çıkışı direk Açıkhava’ya koşup, üzerimizi değiştirip, hosteslik yapmıştık. Görevimiz protokole gelen misafirlere yer göstermekti sadece. Çok zevkle yaptığımız, işimiz bitince konserde kalmamıza izin verdikleri için 6 gece üstüste Sezen Aksu’yu izleme şansına eriştiğimiz üstelikte üzerine bir dolu para kazandığımız çok eğlenceli günler geçirmiştik.

Dün gece de Candan Erçetin ile birlikte öyle güzel söylediler ki şarkılarını.. İnanılmaz bir asalet içerisinde.. Gerçekten kendimi konserde zannettim.. Bilmiyorum tekrarını veriyorlar mı o programın ama ben bile yeniden rastlarsam izlemek isterim. Kaçıranlara ise mutlaka izlemelerini tavsiye ediyorum.

25 Mayıs 2007

En güzel çay ???

En güzel çay hangi çaydır? En güzel tadı, demi, kokuyu ve o iyi çaya mahsus burukluğu formüle edebileniniz var mı?

İki sene önce O.nunla yaptığımız Doğu Karadeniz Yaylaları turunda gezdiğimiz şahane köylerden biri olan Çinçiva Köyü’nün kahvesinde içtiğimiz çay o kadar güzeldi ki, kahvenin sahibi amcadan formülünü aldık..

0.5 kg Tekel Filiz Çayı
0.5 kg. Tekel Tiryaki Çayı harmanlanır ve demlenir.

Ben bu karışıma 1 kutu da Tekel Bergamot Aromalı Çay ekliyorum. Demlenince kokusuyla, rengiyle ve tadıyla gerçekten “İşte çay budur” diyebildiğim bir lezzet çıkıyor karşımıza..
Gündüz içtiği çaylar yetmezmiş gibi her akşam 1 demlik çay tüketen bir çaykolikten şiddetle tavsiye edilir.

23 Mayıs 2007

Ada kaçamağımız ve bir sürpriz...


Ada kaçamağımız, Pazar günü kursa gitmek için İstanbula inmek suretiyle bölünmüş olsa da Cumartesi günü aldığımız çok güzel bir yeni bebek haberi keyfimizin hiç bozulmamasını sağladı.. Evet yanlış okumadınız, yeni bir bebek geliyor aramıza.. Biricik kardeşim Figen ikinci kez hamile.. Yağız’ıma kardeş geliyor yani.. Hepimiz çok sevindik tabi bu habere.. Gerçi hemen herkes Yağız’ıma ihanet ediyormuşuz gibi bir hisse kapıldı ama tabi çaktırmadık durumu kendisine.. Allah kısmet ederse kardeşiyle aralarında 4 yaş 9 ay fark olacak..

Tabi bu haber üzerine ben size yaptığım kaçamağı ne kadar ballandırarak anlatsam da boş.. Yine de bir kaç resim çekebildim tabi.. İlgilenenler için resimler Foto-terapi bloğumda...

Hamiş : Foto-terapi'deki ilk fotoğraf olan makarna salatası için asıl tarif Sevgili Hande 'nin sayfasında mevcut.. Ben biraz değiştirdim sadece..

18 Mayıs 2007

Şükür ...



Adı Katie Kirkpatrick, 21 yaşında ve kanser hastası.. Yaşamını nefes almak için oksijen desteği alacak kadar zor şartlarda ve acılar içinde hem de sıklıkla morfin almasını gerektirecek kadar acılar içinde yaşamak durumunda.. Ama yine de aşkı ve mutluluğu tercih etmiş belkide kalan kısacık ömründe.. Çocukluk aşkı olan adamla evlenmiş.. Mutluluğunu gözlerinde görmemek imkansız..

Bu gerçek yaşam hikayesinden çıkarmamız gereken sonuç ise aslında hayatımızda şükür etmek ve sırf bu yüzden çok ama çok mutlu olmak için ne çok sebebimiz olduğudur.

Hamiş : İlgilenenler için http://bop.nppa.org/2006/still_photography/winners/OES/67966/134496.html adresinde Katie'nin diğer düğün resimleri ve kısa hikayesi mevcuttur.


17 Mayıs 2007

Allahım sen bana sabırlar ver..



İnanamıyorum.. İnsanların nasıl bu kadar sorumsuz, düşüncesiz, ben merkezli ve bencil olabildiklerine akıl erdiremiyorum. Bir sınıf dolusu insana cumartesi sabahı 19-20 Mayısta kursumuz tatildir deyip de Çarşamba akşamı saat 17:00 arayıp, Pazar günü ders yapacağız denir mi Allah aşkına? Zaten haftaiçi full çalışan, haftalardır hafta sonuda kursa giden kafayı sıyırmak üzere olan biri olan yaptıkları saygısız ve düşüncesiz davranışa mı yoksa planladığım ve iple çektiğim kaçamağımın bölük pörçük olmasına mı kızayım karar veremiyorum... İmddddaaaattttttttttttttttttttt........

Allahım sen bana sabırlar ver.. Allahım sen bana sabırlar ver.. Allahım sen bana sabırlar ver.. Allahım sen bana sabırlar ver.. Allahım sen bana sabırlar ver.. Allahım sen bana sabırlar ver.. Allahım sen bana sabırlar ver.. ....................................

16 Mayıs 2007

Kaçamak...

Küçük bir kaçamak yapmaya hazırlanıyorum. 19 Mayıs nedeniyle bizim Abap kursunu tatil ettiler. Yani 1 Temmuz’dan önce nefes alamayacağımı düşünürken birden önüme bir kaçamak fırsatı doğmuş oldu. Geçen seneden kalan 3 günlük ekstra iznimin iki gününü Pazartesi-Salı için alıp, 4 günlük bir kaçamak için Kınalıada’ya gidiyorum. Cuma akşamından gideceğim. Figen ile Yağız’ımı da örgütledim onlarda gelecekler. Gerçi O.nun Java kursu tatil edilmediği için O. Pazar akşamı gelip Pazartesi sabah adadan işe gidecek. Yani beraber olsak tam süüper olurdu ama benim böyle bir dinlenceye öyle çok ihtiyacım varki, O.nsuz da olsa gitmem gerekiyor.

Peki adada ne mi yapacağım : Öncelikle Yağız ve Figen ile vakit geçireceğim, annemle babamın üst düzeydeki ilgilerine mashar olup şımaracağımJ Gerçi Yağız bey geldiğinden beri bizim papuç çoktandır damda ama olsun.. Sabahları yürüyüş yapmayı planlıyorum tek başıma.. Sonra keyifli bir kahvaltı ve yorucu bir gün.. Adadaki evde uzun süredir yapmak istediğimiz şeyler vardı, Figenle onları yapacağız.. Yağız’ımı şımartacağımJ Parka gidicez, kek ve poğaça yapıcaz, suluboya resim yapıcaz, birlikte banyo keyfi yapıcaz...Bol bol kahve içip, fal baktıracağım J Pazartesi akşamı adada meşhurrr pazarımızı kurulacak. Henüz yaz aylarındaki kadar şenlikli değildir ama pazarı gezeceğim. Ada pazarı bir gün öğleden sonra gelip ertesi günü öğleden sonraya kadar açık kalır. Dolayısıyla Salı günü de pazara çıkacağım J

Of sanki 4 gün değil 14 gün kalacağım adada... Ama olsun hayal etmek güzel şey.. Yine de anlattıklarımın bir çoğunu yapmaya çalışacağım..

Hamiş : Bu arada başlık resmimi kendim yaptım.. Yani kendim yaptım dediğim internette iki kızın ve arada uçuşan kalplerin olduğu beyaz fonlu resmi buldum ve biraz değiştirdim. Orijinal halinin kime ait olduğunu bilmiyorum. Son hali umarım beğenilir..

04 Mayıs 2007

İyi ki doğdun Figen...

Bugün benim güzeller güzeli kardeşimin Figen'imin doğum günü.. Kendisi benden sadece iki yaş küçük olmasına rağmen hayatım boyunca hep benim küçük kızım gibi hissettiğim, ama aslında hep en yakın arkadaşım olan çok özel biridir Figen. Hayat bizi evlendikten sonra İstanbul'un farklı yakalarına atmış olsa da hep özlediğim, hemen her gün telefonlaştığım, akıl danıştığım, kardeşim, arkadaşım, dostumdur o benim..

İyi ki varsın canım kardeşim, seni çok seviyorum.. İyi doğmuşsun, nice yıllarda nice mutlulukları paylaşarak artırmayı umut ediyorum hep..

Dilerim eşinle, dünyalar güzeli oğluşun biricik Yağız'ımla, tüm sevdiklerinle her beraber nice mutlu sabahlara uyanırsın daha yıllarca..


Hamiş : Bugün aynı zamanda O.nunla nişan yıldönümümüz.. 2001'in güneşli bir Mayıs sabahında, Çamlıca'nın insanın içini ferahlatan esintileri ile eski bir Osmanlı konağında takılmıştı nişan yüzüklerimiz.. Şimdi nişan resimlerimize bakınca o gün bizimle mutluluğumuzu paylaşan iki güzel insanın (Ahmet Abi ve Şükrü Dayım) artık bizimle olmadıklarını hatırlayıp hüzünlensek de hayat herşeye rağmen devam ediyor diye teselli ediyoruz kendimizi...


________________________________________________________

26 Nisan 2007

Ada keyfi...



Herkes gibi biz de 23 Nisan tatilini fırsat bilip, 3 günlüğüne de olsa biryerlere kaçmayı çok istedik ama malum hafta sonu kursum var diye gidemedik.. Yani gidemedik derken şehir dışına çıkamadık manasında :-) Pazar günü kurs çıkışı, Yağız'cığımı emanet alıp babasından, doğru adaya koştuk.. O. da Kadıköyden vapura binince tam süper olduk ve ver elini Kınalıada ...

Bahar zamanlarında adaların tadı ayrı olur, hem kalabalık olmaz, hem tabiat yeni uyanıyor olduğundan börtü böcek olayı had safhadadır.. Ben çok severim şahsen ilk ve son baharda adaları..

Annemlerin evi Kınalıada'da.. Adaların en küçüğüdür Kınalı.. Hafta sonları hariç genelde sakindir hayat.. Hafta sonlarında ise malesef tam bir işkenceye dönüşür adanın yerlileri için hayat. Çünkü hele de çalışıyor ve denize girmek için hafta sonunu iple çekiyorsanız bile bizim gibi, malesef zor geçer.. Çünkü İstanbul'dan günübirlik gelen konukları vardır çokça.. Plajlar dolar, sokaklar dolar, orman dolar, vapurlar dolar o günlerde.. Biz hafta sonlarında o yüzden evin önünden denize girer, ve mümkün olduğunca bahçemizde vakit geçirir, çarşıya pek inmeyiz.. Ama yine de adada yaşamak demek benim için çok şey ifade eder.. Bir kere sabahları martı çığlıkları ve dalga sesleriyle uyanmak demektir adada kalmak.. Sonra bahçede asma ağacının gölgesi altında edilen mükellef bir kahvaltıdır.. Şen şakrak ve tembel bir gündür.. İllaki mangalda ızgara yapmak, keyifle bahçede yemek yemektir.. Bisiklete binmek, dondurma yemek, bahçede çekirdek çitlemek, geç saatlere kadar okey oynamak ya da muhabbet demektir adada kalmak.. Kısacası tüm çocukluğumun ve genç kızlığımın geçtiği yaz tatillerinin mekanıdır ada.. Onun için de hoştur, güzeldir, naiftir yani..

________________________________________________________

19 Nisan 2007

Cumartesi yoğunluğu...


Cumartesi günü Şişli Feriköy'de kurulan organik ürünler pazarına gidebilmek için çok çaba harcadım. Tabi bunda sevgili Sibel'in bloğunda yaptığı anlatımın büyük etkisi oldu, gerçi ben de ne zamandır gideyim diyordum ama denk geldi bu sefer aslında.

Cumartesi sabahtan 14:30 a kadar zaten Mecidiyeköy'de programcılık kursunda idim, çıkınca O.nu aradım O da Taksime gelmişti bile.. Buluşup önce kitaplarımı annemler yazlıkta oldukları için boş olan eve bıraktık. Sonra da çıktık ve metro ile Şişli'ye geçip, sora sora pazarın yerini bulduk.
Gerçi biz gittiğimizde pazar toplanmak üzereydi çünkü saat 16:30 olmuştu bile.. Dolayısıyla sebze ve meyve anlamında çok birşey bulamadık. Yalnız değişik otlar vardı, en diri görüneni ise ısırgan otuydu:-) Ben ısırgan otunun ısırganlığı ile Karadeniz Yaylalarındaki parkurlarda şahsen tanıştığım için kendim pişirmeye cesaret edemedim tabi.. Ama Necla Anne bu konuda çok tecrübeli olduğundan hemen alıverdik bir koca demet.

Yukarıdaki resimde yer alan iki çeşit makarna, çavdar unu, nar ekşisi, zeytin, mor lahana ve bulgur aldık pazardan. Henüz ısırgan ve siyah zeytinler dışında hiçbirini tadamadık ama en kısa sürede pişireceğim onları da..
Pazar hakkındaki izlenimlerim ise aslında çok da parlak olamadı malesef. Daha çok Mustafa Sarıgül'ün magazin showlarındn birisi gibi geldi. (Kendisine vaktiyle oy vermiş bir seçmen olarak bazı hizmetlerini taktir etmenin yanında böyle de düşünüyorum artık) Öncelikle verilen alan çok zor bulunuyor ve oldukça kötü.. Ama herşeye rağmen Anadolu'nun çeşitli yerlerinde organik ürün üretmek için hem doğa ile hem de malum piyasa şartları ile baş etmek zorunda kalan bir avuç idealist çiftçi için bu ürünleri hangi şartlar altında olursa olsun almalıyız, tanıtmalıyız diye düşünüyorum..


Cumartesi akşamı yorgun argın eve geldikten sonra ise ilk iş bir çay demlendi, banyolar yapıldı ve keyif başladı.. Oldukça yoğun geçen bir günün ardından şöyle ayakları uzatarak ince belli bardaklardan içilen mis gibi çayın ve yanındaki ev yapımı leblebi ile bir parça çikolatanın kime ne zararı olabilir ki kalori anlamında? Değil mi ama?

Ev yapımı leblebi ise eskiden annemin yaptığı, bizim çok sevdiğimiz, O.nun da artık çok sevdiği bir atıştırmalık.. Yapımı çok kolay, herhangi bir sebeple haşlanan nohutun 1-2 avuç kadarı derin dondurucuda saklanır. İstendiği zaman teflon tavada biraz tuz ve baharat ilavesi ile kavrulur.. Missss gibi kokar ve çok da besleyici olur :-)

________________________________________________________

18 Nisan 2007

Cumhuriyetimize Sahip Çıkıyoruz...


14 Nisan Cumartesi günü Ankara'da yapılan mitinge gidemedik ve aklımız orada kaldı. Benim programcılık kursum vardı malesef.. Cumartesi akşamı televizyonda görüntüleri izlerken ise duygulanmamak imkansızdı.. Hele dün mail ile gelen yukarıdaki bu resim karşısında benim gibi bir çok Türk vatandaşı gidememiş, görememiş de olsak o tarihimizin en güzel mitingini, gözyaşlarımızı tutamadık eminim.

Bugün Milliyet gazetesi köşe yazarlarından Sayın Hasan Pulur'un bu miting ve sonrası ile ilgili yazısı ise bir çok ankette politikacılardan bile daha az güvenilir bulunan Türk medyasının içinde bulunduğu zavallı hale işaret ediyordu..

Sayın Hasan Pulur'un bugünkü köşe yazısını okumanızı şiddetle tavsiye ederim.

________________________________________________________

10 Nisan 2007

Gittim, gezdim, gördüm.. (ve yedim-içtim:-)


Sayılı gün çabuk geçermiş hesabı, 4 günlük İtalya tatilimizi bitirdik ve döndük.. İtalya hakkındaki izlenimlerim kısaca şöyle :

Roma : Tarihle iç içe yaşayan, etkileyici, çarpıcı, pahalı ve güzel bir şehir. Kadınları da en az erkekleri kadar etkileyici ve çekici.. Mağazalar göz alıcı ve korkunç pahalı.. Free shop fiyatları bile bizdekinden fazla..

Pompei : Bizim Efes Antik Kent'imizin eline su dökemeyecek, hatta Efes'i görmüş birisi için sıradan bir yerleşim yeri.. Ama Deniz mahsulleri konusunda süperler.. Midyeli spagetti harikaydı.

Napoli : Malesef otobüste gezebildiğimiz, şirin bir sahil kenti.. Napoliten makarnası meşhur olsada biz rehberlerden mafyasını, ve ne kadar güvensiz bir şehir olduğunu dinledik sürekli.. Roma'dan 3 saatlik yolculuğa değmedi diyebilirim.

Yiyecek-içecek : Her yerde sadece dondurmacı, makarna ve pizzacı var. Makarnaları bizdekine göre az pişmiş olduğundan damak zevkimizin çakışmadığı lezzetler de tadılabiliyor. Pizzaları ince hamur ve lezzetli.. Özellikle 4 peynirli dedikleri süper.. Herkes her yemekte şarap içiyor. Ev yapımı şarapları yerine göre çok lezzetli olabiliyor.

İnsanlar : Sıcak kanlı, çat pat İngilizce konuşabilen insanlar İtalyanlar.. Sabırsızlar ayrıca da.. İtalyan kadınları çirkin, erkekleri yakışıklıdır sözü artık geçerli değil.. Kadınlar da çok güzel, bakımlı ve çarpıcılar..

Favorilerim ise şöyle :

Nereleri görmeli ?

Vatikan (özellikle kilisenin içi, vakit varsa müzesi)
Victoria Altarı
Aşk çeşmesi


Ne yemeli - içmeli ?

Pizza (özellikle 4 peynirli olanı enfes)
Makarna (Pompei Victoria hotel'deki midyeli spagetti süperdi)
Kırmızı şarap (Ev yapımı olanını iyi biryerde içerseniz süper oluyor)

Elimde 1.3 GB büyüklüğünde yaklaşık 300 fotoğraf var elden geçmeyi, düzenlenmeyi bekleyen..

Ama resimlerime şöyle bir gözatmak için yeni bloğum Foto-Terapi 'ye buyurun lütfen.. (Foto-Terapi sadece fotoğraflarımı paylaşacağım yeni bloğumun adıdır :-) Yakında vakit buldukça yeni İtalya resimlerini de ekleyeceğim tabi.

05 Nisan 2007

Kısa Kısa...


  • Garfield... Kahramanım benim.. Çok akıllı, çok tembel, çok şişman, çok obur...


  • Yarın sabah gün doğmadan yola çıkıyoruz.. Valizimi halen yapmadım.. O. gelemiyor diye bi tür kişisel protesto eylemi galiba bu.. Hissettiğim heyecandan ötürü kendimi de suçlamıyor değilim hani...


  • Blogumun rengini sık sık değiştirerek bir kararsızlık ve karektersizlik örneği mi çiziyorum bilmiyorum ama bu işlerde yeniyim ve hala içime sinen bir blog rengi bulamadım..


  • Bugün annemler gelecekler.. Gitmeden önce beni görmek istediler.. Özledim annemi ve babamı.. Akşam onlara şımarmayı düşünüyorum...


  • Pazar günü biricik yeğenim Yağız'ımın doğumgünü partisine katılamayacağım ilk kez.. 4 yaşında olacak benim birtanem.. Büyüdü artık o.. Cumartesi günü ona cevap veremediğim ilk soruyu sordu. Soru şuydu : "Teyze, içinden gelen ses kulak vermek ne demek?" Tıpkı annesi ve babası gibi kem küm geveledim lafı ağzımda.. Sonuçta tatmin edici bir cevap veremedim ona.. Var mı bu soruyu 4 yaşında bir velete alnımın akıyla açıklayabilirim diye cengaver? Buyrun buradan yakın...

04 Nisan 2007

Mis kokusuz sokaklar...

Ben küçükken bahçesinde ayva, incir ve şeftali ağaçları olan bir evimiz, evimizin bitişiğinde amcamların ve halamların evleri, halamın evinin bir bahçesi, bahçenin girişinde hanımeli, aşağısında dut ağaçları, her merdivende sağlı sollu dizilmiş öbek öbek yonca ve çan çiçeği saksıları olurdu. İşte ben o yoncaların yeşil yapraklarını köke yakın biryerinden koparır ve yerdim.. Biliyor musunuz yonca çiçeğinin sapları ekşi ekşi olur tıpkı asma yaprağının dalları gibi.. Ben çok sever sürekli tırtıklardım o yonca öbeklerini.. Halamla annem de hep kızarlardı bana karnım ağrıyacak diye... Halbuki hiç bu sebeple karnım ağrımadı benim..

Şimdi ise bahçesindeki 5-10 ağaç nedeniyle yeşilliği kısmen baskın bir sitede oturduğumuz için seviniyor, ama dalından meyvasını gönlümüzce koparıpta yiyeceğimiz bir ağacımız bile olmadığı için üzülüyoruz.. Çan çiçeğini fayanslar üzerinde görüp eski günleri hatırlıyor, yıllardır yonca görmemiş olduğumuzu, gördüğümüz bir resim üzerine hatırlayıp hayıflanıyoruz..

Bu sabah evden çıkıp servise yürürken farkettim ki bizim sokak malesef hiç kokmuyor.. Yani kokmuyor dediğim eskiden hatırlıyorum da bir yerden geçerken sıklıkla hanımelinin baygın kokusuna rastgelir, hemen oracıkta biraz daha oyalanarak, o mis gibi kokuyu içimize çekerdik.. Ya da olmadık yerlerde karşımıza çıkan yasemin kokuları bizleri mest ederdi.. Şimdi kokulardan da uzaklaşıyoruz, onların bize hatırlattığı güzel günlerden de..

Şimdi tek yapabildiğimiz resimlerle yetinmek, eski günleri hüzünle yad etmek ve içinde hanımeli ve yasemin kokuları olan parfümler kullanmak...

Ne acı bir durum değil mi?

Hamiş : Yukarıdaki resim sevgili Handan'ın
Objektif bloğundan alıntıdır. Teşekkürler Handan...