
11 Mayıs 2011
Annelerin Dünyası yeniden yayında...

01 Nisan 2011
İdam Cezasını Destekliyorum !!!
Bir eli ile sıkı sıkıya tutmuş
neye malolduğunu bilmediği şekerlerini
diğer eli ile örtmüş
çamura batmış etekliğini
Bu yüzden
asla şeker vermez bayramda
kapısını çalan çocuklara
ve gözleri yaşla dolar
nerde görse sıvasız bir bina..
30 Mart 2011
Bizim evden haberler...


11 Mart 2011
1 TIK = 1 AŞI...

1=1 kampanyası ile Prima Unicef’e bir aşı bedeli bağışlıyor, tabi ki bizlerin yardımlarıyla.
Facebook'taki Prima Dünyası sayfasına girip BEĞEN i tıklamanız yeterli,
1beğeni=1 hayat kurtaran aşı demek oluyormuş yani.
Facebook müdavimleri hergün neler neler beğenmiyorlar ki, bir tık da bunun için lütfen...
Bloguma Dokunma !!!
İnanılır gibi değil ama blogspot bloglarına günlerdir erişilemiyor. İnsanlar sürekli DNS adreslerini değiştirerek yazmaya/okumaya devam etmeye çalışıyorlar. 18 Şubat 2011
Günün itirafı...

17 Şubat 2011
İki çocuklu annenin itirafları...
Burcu yazmış, çocuklarımızla ilgili itiraflar yapıyomuşuz, beni kimse ebelemedi, sobelemedi ama onun yazdıklarını okuyunca itiraf edesim geldi.. Buyrun iki çocuklu annenin itirafnamesine :
Çocuk yapmadan önceki günlerimizi tam hatırlamamakla birlikte çok ama çok özlüyorum. O kadar çok gezer, o kadar çok şey yapardık ki, şimdi hepsi mazide tatlı birer anı gibi asılı kaldılar sanki.. İşin tuhafı çocuklar büyüyecekler, biz eski sosyalliğimize yavaştan da olsa geri dönebileceğiz gibi bir düşüncem hiç yok. Hayatım boyunca bu iki küçük kuzu ile sadece mecbur kaldıkça dışarı çıkarak evde hapis hayatı yaşayacakmışım gibi geliyor.
Çocuklarımın yola çıktıklarını gösteren idrar testi çubuklarına gözüm gibi bakıyorum, İngiltereden bir arkadaşımın hediye getirdiği şık yüzük saklama kutumun gizli gözünde saklıyorum.Herkesin hamileliğini eşine söylediğinde olanlarla ilgili süper hikayeleri var ama benim yok. Emre'ye hamile olduğumu söylediğimde hatırlamıyorum bile ne dediğini, hadi ya falan gibi anlamsız laflar etmişti.. Sanki 13 aydır bu haberi bekleyen biz değildik. Erdem'e hamile olduğumu söylediğimde ise "yapma ya" demişti galiba, düşündükçe sinir oluyorum.. Çocuklarıma haksızlık gibi geliyor.
Emre'ye hamile iken internetten bir doğum videosu seyrettim (seyretmez olaydım) ve normal doğumdan soğudum. İki çocuğumu da epiduralli planlı sezeryanla doğurdum. Eşekler gibi pişmanım şimdi. Keşke Elif'i daha önce tanısaydım.
Yaşları Emre'ye akran olan tek çocuklu arkadaşlarımın çocuklarını düşündükçe ikinci çocuğu yaparak Emre'me ihanet ettiğim hissiyatına kapılıyorum.
Erdem'e "kaza kurşunu" ile hamile kaldığımdan kendimi salak gibi hissediyorum ve öncesinde yanlışlıkla hamile kaldıkları için küçümsediğim kadınların intikamı bu diye düşünüyorum. Ama aynı zamanda Erdem gibi bir mucizeye tanıklık ettiğim için de şükretmekten gözlerimden yaşlar geliyor genellikle..
"Mesleğimi değil ama çalışmayı seviyorum. Sabah evden çıkıp akşam gelmek iyi geliyor bana. Tam zamanlı anne olmayı becerebileceğime inanmıyorum, becerebilenlere şapka çıkarıyorum. Ve çalıştığım için zerre kadar vicdan azabı da duymuyorum. " demiş Burcu itiraf ederken, altına imzamı atasım geldi ...
Ve fekat çalışan annelerin vicdanlarını rahat ettirmek için çocuklarına sürekli oyuncak almalarını eleştirirdim eskiden ama galiba ben de bunu yapıyorum. İşyerimin karşısında bir avm olmasının dezavantajı büyük tabi.. Kendimi yaptığımın yanlış olduğuna dair telkin edeceğime de "ama o çocuk ve tek dünyası oyuncakları" gibi abuk fikirler de ürettiğim oluyor bazen.
Bazen iki çocuğun verdiği sıkıntı ve stresle başedemeyip Emreye karşı sesimi yükseltiyorum. Böyle durumlarda Emre hem niye böyle birşey yaptığımı anlamaya çalışıyor hem de ağlıyor genelde.. O zaman kendimden nefret ediyorum ve bu dünya güzeli iki evladı haketmediğini düşünüyorum.
Emre kardeşine karşı şiddet kullandığında onu en azından o sakinleşene ve Erdem'in ağlaması geçene kadar küçükten uzak tutmaya çalışıyorum. Bu esnada bazen el kol hareketlerim(tamamen Erdemi koruma refleksiyle sanırım) sertleşiyor ve birkaç kez Emre'yi iteklemiş gibi oldum bu sebeple. Düşündükçe içim eziliyor . Oysa Emrecik henüz çok küçük ve kardeşini kıskanıyor sadece..
İşyerimde telefonda Emre'nin ya da Erdem'in ağlamasını duyduğumda kabıma sığamıyorum ve hemen o an yanlarına ışınlanıp, onları sarıp sarmalayıp susturmak istiyorum.
Bu kadar güzel çocuklar doğurduğuma hala inananmıyorum ve kendimle gurur duyuyorum. Bu güzel çocukları haketmek için hayatımın bir döneminde birine müthiş bir iyilik yapmış olmalıyım diye geçiriyorum içimden hep.
Of... yoruldum valla.. Bir solukta benden bu kadar.. Dileyen kendini sobelesin, yazsın-çizsin lütfen:-)))
14 Şubat 2011
Çocuğum yemek yemiyor-du...
Sömestir tatili ve bir evde 4 çocuk...
Yağız 8 yaşında..
Yağmur 37 aylık
Emre 34 aylık
Erdem 8 aylık
Her kafadan bir ses çıkıyordu, çok yorucu ama çok güzeldi bence.. Yine de karar verdik, küçükler büyüyene kadar bööyle bir çılgınlık yapmıycaz:-))))))))))))))
Evde en çok tekrarlanan replikler ise şöyleydi :
Yağız : Anneeeeeeeeeee, Emre bana vuruyo... Yeşil arabamı robot yap, robotumu araba yap... Acıktımmmmmm....
Yağmur : Emme bana vuduuuuu....Huuuuuuuuuuuuuu...... O benimmmmmmmmmmm.... Huuuuuuuuuuuuuuuuu....
Emre : Ama ama ama...... Huuuuuuuuuuuu... Kıyal neyde?
Filiz : Şşşşştttttttttt, yavaş olun çocuklar Erdem uyuyor...... Emmrreeeeee vurma diyorum sana Yağmur'a... Yağmurrrrrrrr kızım bağırmadan konuşsana tatlımmmmmmmmm... Yağızzzzzz televizyonun sesini kıs teyzecim, kafam şiştiiiiiiiiii...
Figen : Yağızzzzzz, şimdi arıyorum babanııııııı.... Emreeeeeeee vurma kızıma........
Yazın adadaki halimizi düşünemiyorum ben... Kreş gibi olacak ev...
09 Şubat 2011
Hıncal Uluç'tan nefret ediyorum...

''Defne Joy Foster’ın Oğlu Can’a Mektup''
''Bir şeyi ilk nasıl öğrenirseniz hep öyle hatırlarsınız. Bu yüzden, üzerinden defalarca “geçilmiş” ve “görülmüş” gündem konularından yazmamayı tercih ediyorum. O konuda ya ilk gün yazacaksın, baktın “çiğnendi” duracaksın.Sen “görmeyeceksin” o haberi. Kimi okur senin durumu umursamadığını düşünür kimi konu hakkında çok radikal fikirlerin olduğu için görüşünü kendine sakladığını. Oysa basit bir şekilde, duruyorsundur sadece…
Ama şişersin…
Defne Joy Foster’ın ölümü hakkında o kadar çok yazıldı ki bir ben bir de Diyanet İşleri Başkanlığı kaldı açıklama yapmayan. Bu noktada ben (Diyaneti bilemem) topa girmemeyi tercih ettim çünkü eğitimim öyle. Yani hala Yenal’la çalışıyor olsak bana “çok görüldü o” derdi. O yüzden bu yazıyı rahatsız bir şekilde yazıyorum ama size değil. Defne’nin oğlu Can’a…
Sevgili Can,
Başka problemimiz, sıkıntımız yokmuş gibi, memleket oturdu, babanın ilerde sana annenin ölümünü nasıl izah edeceğini, düşünüyor. İyi ya da kötü annen hakkında yazılan yazıları, ilerde büyüdüğünde internetten annenin adını “google”layıp okuduğunda neler hissedeceğin “çok önemli mevzu” bazılarımız için.
İşin ilginci bunu mevzu kabul edip senin için dertlendiğini iddia edenler annen hakkında en biçimsiz yazıları yazanlar.
Hepsini boşver ve bir tek benim yazımı oku.
Oğlum bak, ben de anneyim ve senin anneni hiç tanımadım, bir kez olsun yan yana gelmedim.
Uzaktan iyi niyetli ve neşeli bir insana benziyordu. Güler yüzlüydü ve şakacıydı. Hareketliydi, kimi zaman hızlı konuşuyordu ve saçları sürekli kabarıktı. Bu ona sevimli ve biraz da çocuksu bir hava veriyordu.
Senin annen sana hamile kalan, seni 9 ay karnında taşıyan, doğuran, emziren, altındaki bezi değiştiren, popondaki kakaları yıkayan kadın.
Senin annen sağ elinin işaret parmağıyla senin dudaklarını aralayıp çıkmak üzere olan dişin var mı diye bakan, henüz dişin gelmediği halde eczaneye girdiğinde sana diş kaşıyıcı oyuncak alan kadın.
Senin annen sen gazını çıkaramayıp ağladığında seni kucağında gezdiren, sırtını okşayan, sen “pırt” yaptığında da sanki dünyanın en müthiş şeyine şahit olmuş gibi gülümseyen kadın.
Senin annen sen gece acıktığın için ağladığında, kan uykusundan uyanıp, seni kucağına alıp memesini ağzına veren ve emzirmekten yara olmuş göğüs uçları acısa da seni beslemeye devam eden kadın.
Bir gece sen hastalandın aniden, ateşin çıktı ve annen bekledi baş ucunda. Elinde ateş ölçer, sabaha kadar yarım saatte bir ateşini ölçtü, alnını sildi serin bezlerle.
Popon piştiğinde ise o kremledi poponu en iyi kremlerle. Hatta o ay almak istediği bir ayakkabı vardı ama almadı. Çünkü zor bulunan ve çok hızlı tedavi eden yabancı bir pişik kremi vardı, çok da pahalıydı, o ay durum biraz sıkışıktı. Annen sana pişik kremi aldı. Ve biliyor musun
Can, o ayakkabıyı alamamayı hiç umursamadı.
Can, ben senin anneni hiç tanımadım ama ben anneyim, benim de oğlum var. O yüzden sana bir anne, bir erkek annesi olarak şunu diyorum:
Seni bir tek bunlar ilgilendiriyor yavrum, bunun dışındakiler değil.
Annenin özel hayatında ne yapıp ne yapmadığı sen dahil kimsenin işi değil. Bu sadece babanı ilgilendiren bir konu anneannen, babaannen bile yorum yapamazlar annen hakkında. O yüzden gazetelerden 20 sene sonra sana ulaşmaya çalışan “vicdansız” bir takım insanlara hiç aldırma.
Çünkü oğlum inan bana, şu anda ortamlara ahlak dersi vermeye çalışan o insanlar var ya, onlar daha ahlaklı değil.
Can biz öyle bir ülkede yaşıyoruz ki yavrum, torunu yaşında kızlarla fingirdeyen yaşlı dedeler, adına sübyancılık denen durumu “sweetheart” deyip müesseseleştirdiler. Şimdi topluma “doğru neymiş yanlış ne olurmuş” annen üzerinden o dedeler anlatıyor, boşver…
Bu ülkede ünlü olmak isteyen yazarlar memelerini açmadan bir yerlere gelemiyor, yazı işleri müdürleri ile gönül eğlendirmeyenlerin yaptığı işler gazetelerde manşet olmuyor, üniversitede hocasının köpeğine bakmayan asistanlık bulamıyor, bulsa da hocayı bulamıyor çünkü hoca devletten “danışmanlık” kovalamaya çalışırken okula uğramıyor.
Bu ülkede hala organlarını satan insanlar var ve geçenlerde de Hizbullahçılar (bak bunu google’la işte) serbest kaldılar, aramızda dolaşıyorlar, her an birimizin kolunu bacağını bağlayıp canlı canlı gömebilirler.
Bu ülkede herhangi bir sabah programını aç, hiç ummayacağın bir yaşlı teyzeyi “emmim beni düttü, sonra ben muhtarla oynaştım, sonra bunu bizim küçük gelin görmüş, o da kaynıma söylemiş, kaynım da bizim gelini düttü, sonrada kocamı kömürlükte ölü bulduk” gibi yaşamlarını “bakkaldan iki kilo şeker aldım” der gibi anlattığı bir ülke.
Bu ülkede Can, 6 aylık bebeğe tecavüz eden sapıklar var. Bu ülke internette arama motorlarında “çocuk pornosu” nu en çok aratan ilk üç ülkeden biri.
Annenle ilgili yazılar yazan bazı insanlar bunlar burada yaşanmıyormuş gibi davranıyor ve ne olduğunu bilmeden ölmüş bir kadının ardından kusuyor.
Sen üzüleceksen eğer Can, neye üzül biliyor musun yavrum?
Annen hiçbir zaman seni okula götürüp akşam çıkışta seni kapıda bekleyemedi. Karneni görüp sana bisiklet hediye edemedi. Öğretmenler toplantısında senin için “yaramaz” diyen suratsız öğretmenle tartışamadı. Çok istediğin oyuncak seti için “önce matematik notların düzelsin bakalım” diye pazarlık yapamadı seninle. Sen kız arkadaşını alıp geldiğinde güler yüz gösterip kız gittikten sonra “koca popoluymuş bu” diyemedi sana.
Sünnetini, mezuniyetini, mürüvvetini göremeden gitti.
Sen üzüleceksen eğer düğün gününde karından sonra, üzerinde smokin, annenle bir dans edemeyeceğin için üzül.
Kucağında bebeğin, gözlerinde yaş, “bak babannesi” diyemediğin için. Bunlara üzül yavrum istediğin gibi, bu senin hakkın.
Ama annen bekar bir arkadaşının evine gitti diye üzülme. Çünkü o belki de lohusalık sıkıntılarını henüz üzerinden atamamış, belki depresyonda, belki mutsuz genç bir kadındı. Bir hata yaptı, bu kısmı seni ilgilendirmez.
Senin annen sana bakarken hayatında daha güzel başka hiçbir şey görmediğini düşünen, mutluluktan gözleri dolan başka bir kadın.
Sen üzüleceksen o gözlere doyamadığın için üzül, bu senin hakkın.
Ve babana dört elle sarıl, sahip çık, sev.
Baban bu zor günlerinde, sadece annenin acısıyla ya da senin için endişelenmekle kalmadı, bir de “reytink” kokusu alan leş kargalarına kulak tıkamak zorunda kaldı.
Gerisi seni ilgilendirmez.
Bizi de….''
Mehtap Erel
05.02.2011
04 Şubat 2011
Sinemaya ve/veya tiyatroya gitmek istiyorum
İlk oğlum doğduğundan beri ne sinemaya ne de tiyatroya gidemedim ben, biz hatta... Son seyrettiğimiz sinema filmi Büyü idi.. Son gittiğimiz tiyatro oyununu hatırlamıyorum bile..Düşünün artık gerisini...
Oysa vizyonda ne kadar güzel filmler var :
SANCTUM... Sualtı görüntüleri bol bir 3d filmi.. Yani 3 boyutlu gözlüklerle seyredilecek.. Ne sahneler vardır kimbilir denizaltının muhteşemliğini gösteren...
THE TREE.. Bir aile ve sevgi filmi.. Babalarını kaybeden bir ailenin, babalarının ruhunun bir ağaçta yaşadığına inanmalarını konu ediyor.. Sıcak ve naif..
AŞK TESADÜFLERİ SEVER... Bence son 50 hatta 100 yılın en tatlı jönünden içinizi ısıtacak bir aşk filmi.. Gülmek bir adama bu kadar mı yakışır yahu??? (Sevgili duymasın aman:-D)
Ha bir de eskiden yaptığım gibi Devlet tiyatrolarına sezonluk kombine bilet alıp, sonra oyundan birkaç gün önce bir telefonla ilk 5 sıradan rezervasyon yaptırıp tiyatroya gidesim var.. Ama ille de sevgili ile birlikte ve ille de AKM'nin önündeki kestaneciden bir avuç dolusu kestane aldıktan sonra tabi:-))))
01 Şubat 2011
Misket Pasta'da şeker gibi bir gün...
24 Ocak 2011
Nebulizatör neymiş öğrenmiş olduk...



20 Ocak 2011
Hastayım, hastasın, hasta...

18 Ocak 2011
Gitmeli buralardan...
14 Ocak 2011
Profilo Organik Pazar
13 Ocak 2011
Eşinin şehit bayrağını devlete iade eden kadın...
07 Ocak 2011
Sağlık olsun...
Yarım saat erkene kurulsun saatin
Kedi ...gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin..
Pencerini aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin
Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin
Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin
Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart
Çek kızarmış ekmek kokusunu içine
Bak güzelim kahvaltının keyfine..
Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis,
Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin
Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile
Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,
Hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla,
Ohhh şöyle bir hafifle
Bir güzel kahve ısmarla kendine, seni mutlu eden sesi duymak için alo de
Hiç işin olmasada öğle üzeri dışarı çık
Yağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa
Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak
Çiçek görürsen kokla, köpek görürsen okşa, çocuk görürsen yanağından makas al..
Sonra,şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı, sen çok dar da iken kimler seni ferahlattı, hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı? Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?
Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara
Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor..
Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak, yüzünde güller açtıracak..
Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun.. Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..
Saklama tabakları, bardakları misafire
Sizden ala misafir mi var bu dünyada
Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil, vazife yapar gibi hiç değil,
Şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi, eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının..
Gece evinde, dostların olsun
Sohbet mezen, kahkahan içkin olsun..
Arkadaşım, hayat bu daha ne olsun?
Ama en önce ve illa ki sağlık olsun!
04 Ocak 2011
Bir evde iki erkek çocuk yetiştirmek demek...
“saçımda her gün tek tek arttığını farkettiğim aklardır… gece kalktığımda ayağımın altından kayan, düşmemek için yere sağlam basmak zorunda kaldığım arabalardır… her gün en az bir makine yıkamak zorunda olduğum çamaşırlardır… ayağımdan fırlatıp elime silah gibi geçirmeyi nasıl başardığımı anlayamadığım anne terliğimdir… üstünde tepinmekten yayları bozulan yataş marka yataktır… her noktasına işenmiş, kusulmuş koltuk takımıdır… araba resimleri yapılmış duvarlardır… her gece yatmadan önce yerlerde sürünüp lego toplamaktır… kırık araba tamir etmeyi öğrenme sanatıdır… çocuğunuzun dövdüğü çocukların anne-babalarından özür dilemeyi öğrenme olgunluğudur… 10 dk sonra parkta deli gibi koşacak bir çocuğu sırf yürümek istemiyor diye kucağınızda taşırken diğer elinizle bebek arabası sürme yetisidir… sürekli mutfakta tencerenin kaynamasıdır… savunma ve saldırı sporlarıdır… uykusuz hafta sonları, çizgi film izlemek zorunda kalıp izleyemediniz haber programları, her yemek sonrarı masa altından topladığınız cam kırıkları ya da yemek artıklarıdır…”
Hamiş : Yukarıdaki yazıyı Blogcu anneyi okurken gördüğüm yorumlardan birinden kopyaladım. Ekşi sözlükte yazıldığına göre kopyalamakta sakınca yoktur diye düşündüm.
31 Aralık 2010
Emzirme Reformunu Des-tek-li-yo-rum...

(1) Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı sizce yüzde kaç? (*)
Kişi herkesi kendi gibi bilirmiş misali bu oranın %70-80 lerde olacağını düşünmüştüm ama sadece ve sadece %1,3 (*) müş.. İnanılır gibi değil, her 100 anneden sadece 1,3 tanesi bebeğini ilk 6 ay emziriyormuş. Çok acı bence.. Eğitim şart..
(2) Siz bebeğinizi ne kadar süre anne sütü ile beslediniz?
İlk oğlumu 20 ay emzirdim ve o sırada hamile kaldığım için doktor yönlendirmesi ile ve içim kan ağlayarak memeden ayırdım. İkinmi oğlum ise şu an 6,5 aylık ve halen anne sütü alıyor. İlk 6 ay sadece su bile içmeden sadece anne sütü aldılar her ikisi de..
(3) Kaç ay doğum izni kullandınız?
İlk oğlumda 16 haftalık doğum izni + 1 ay süt izni + yıllık 2 haftalık iznimi kullandım ve sonrasında işten çıkarıldım. Ama kötü niyetli bir olay değildi, sözleşmeli olduğumuz için olası bir durumdu ve bu oğluma yaradı, 14. Ayına kadar iş bulamadım ve doyasıya emziedim kumu. İkinci oğlumda ise yukarıdaki ziinlerin tamamını kullanıp işe döndüm. Halen de haftada 2 gün çalışmıyorum ve ofise geliş gidiş saatlerim sınırlı değil..
(4) Yasal süt izninizi kullanabildiniz mi?
Şirketim süt izni için bir problem çıkarmıyordu. Ben de her iki oğlumda da topluca kullanma yolunu seçtim.
(5) Emzirdiğiniz ya da süt iznini kullandığınız için iş yerinde mobbing (tepki, işi bırakmanız için baskı) ile karşılaştınız mı?
Hayır karşılaşmadım. Hem de hiç..
(6) Bebeğinizi toplum içinde, dışarıda emzirmeniz gerektiğinde sıkıntı yaşadınız mı?
Hayır yaşamadım. Bebeğimi aç bırakacağıma her yerde emzirmeyi uygun gördüm. Arabada, sahilde, avm’de, parkta her yerde emzirdim..
7) Emzirme konusunda desteğe ihtiyacınız oldu mu? Gerek emzirme danışmanlığı, gerekse psikolojik olarak yeterince destek bulabildiniz mi?
Hem de nasıl… İlk oğlumda tam 3 ay boyunca göğüslerimdeki yaralar hiç geçmedi ben hep ağlayarak emzirdim ama hiç vazgeçmedim.. İkinci oğlumda ise daha tecrübeli idim ve sorun yaşamadım.. En büyük destekçim ise her zaman eşim oldu.. Ben emzirirken sürekli sıvı takviyesi yaptı, hiçbir gece beni emzirirken yatmadı, yanımda bekledi.. Hepsi geçecek diye hep teselli et beni ve geçti.
(8) Emzirdiğiniz süre boyunca etraftan “sütün yetmiyor, mama ver, bu çocuk meme emmek için çok büyük” şeklinde baskı gördünüz mü?
Evet evet evet… Ama kimseyi dinlemedim, direndim ve başardım..
(9) Emzirme Reformu’nu biliyor musunuz? Sizce Emzirme Reformu neden gerekli?
Elbette biliyorum. Ve destekliyorum !! Emzirme Reformu gerekli ; Çünkü hamilelik, doğum, lohusalık, emzirmek zaten kendi içinde zor süreçlerdir bu aşamalarda sadece ailemiz değil, kanunlar da anne-bebeğinin yanında olmalı diye düşünüyorum. Oysa ülkemizde kanunlar her zaman olduğu gibi güçlüden yani, işverenden yanadır.
(10) Emzirme Reformu’nu web sitesinde desteklediniz mi? Destek olmak için www.emzirmereformu.com adresindeki formu doldurmanız yeterli.
Destekledim.
Yukarıdaki soruları yanıtladıktan sonra, veri takibi yapabilmek açısından yazınızın linkini bilgi@emzirmereformu.com adresine gönderiniz.
(*) Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı yüzde 1,3. (Kaynak UNICEF Türkiye). Annelerin yüzde 98′i doğumdan sonra emzirmeye başlıyor, fakat ilk iki aydan sonra genel emzirme sorunları veya işe başladıklarında yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle emzirmeyi ve anne sütüyle beslemeyi sonlandırabiliyorlar.
Ben de eksik kalmayayım, Toprak'ın annesini mimliyorum..








