11 Mayıs 2011

Annelerin Dünyası yeniden yayında...


Duyan duymayan, bilen bilmeyen kalmasın lütfen.

ANNELERİN DÜNYASI yeniden yayında..

İçeriğimizi değiştirdik, kan tazeledik, başladık yeniden yazmaya..

Okumak için bir tık yeter...

Mayıs ayında dopdolu bir içerikle karşınızdayız..

İşte bazı yazılarımızdan örnek başlıklar :

Çocuk gelişiminde dönemler (2,5 yaş)
Çocuğum internette neler yapıyor ?
2011 yazında hamile olmak
Çocuğum yemek yemiyor
Yeni annenin sünnetle sınavı
Uzman gözüyle "çocuk ve ateş"


Her dem bekleriz efendim...


01 Nisan 2011

İdam Cezasını Destekliyorum !!!

Çocuklara tecavüz eden herkes çocukluğunda tecavüze uğramıştır. Çocuğunu döven herkes çocukluğunda dövülmüştür. Çocuklarına şiddet uygulayan bütün anne babalar muhakkak benzer bir çocukluk geçirmiştir. Bu çarkı bir yerde durdurmak mümkün değil mi? Barajlar, nükleer santrallar, dev binalar, otoyollar, metrolar yapılırken bütün bunları kullanacak insanların ruh sağlığı için doğru dürüst hiçbir projenin olmayışı?

Ensestin, çocuk tecavüzlerinin adını ağzına almayınca ortadan yok olacağını zannedenler, hiç değilse kendi çocukları için korkmalılar. Bir toplumun ruh sağlığı tam belinden çatırdadığı için önce kadınlar ve çocukların katledildiğini görmeliler.

Ece Temelkuran çok güzel yazmış, taının tamamı şurada..

Kendi adıma tek bir şey söylemek istiyorum, İDAM CEZASINI DESTEKLİYORUM..

-------------------------------------------------

Yalan; İnşaat boşluklarına müdavim adamın cebindeki bir avuç şekerdi

Bir eli ile sıkı sıkıya tutmuş
neye malolduğunu bilmediği şekerlerini
diğer eli ile örtmüş
çamura batmış etekliğini
Bu yüzden
asla şeker vermez bayramda
kapısını çalan çocuklara
ve gözleri yaşla dolar
nerde görse sıvasız bir bina..

1MK isimli sitedeki "Çocuk İstismarı" konulu kampanyada yayınlanmış olan bu şiiri sahibinin adı kendi isteği üzerine bende saklı kalmak şartıyla, özel izin ile yayınlıyorum..

30 Mart 2011

Bizim evden haberler...

Günlerdir hatta haftalardır yazamıyorum, önce blogspotun mahkeme kararıyla kapanmasını bahane ettim kendime sonra canım istemedi yazmayı.. Canım yazmak istediğinde ise acayip bir yoğunluğum oldu.. O nedenle hemen ortaya bir karışık yazı attırıp, aklımdakileri dökesim var...

Evdeki kuzular tam gaz büyüyorlar...

Emre oğlum kocaman bir adam oldu sanki.. 1,5 aydır ç.iş ve k.akasını kendi isteği ile tuvalete yapıyor. Şimdilik sadece geceleri bez bağlıyoruz, çünkü gece kaldırsak bile bir türlü yaptıramadık tuvaletini.. ama inanıyorum ki yavaş yavaş o da olacak.


Doktorumuzun tavsiyesi ile gittiğimiz göz muayenesinden büyük bir üzüntü ile çıktık. Emre paşam malesef 2,5 derece miyop çıktı. Doktor gözük yazdı 1,5 numara.. Önce çok üzüldük çünkü hiç beklemiyorduk ve tüm öğrenim hayatı boyunca gözlük takmak zorunda kalması açıkçası üzdü bizi.. ama ne yapalım, buna da alışıyoruz yavaş yavaş, tek derdimiz gözlük olsun.. Çok şükür başkaca bir sorunumuz yoktur.

Emre tahminimizden daha iyi kullanıyor gözlüğünü, en azından seviyor...


Erdem oğlum ise tam gaz büyüme telaşında şimdilerde..
Artık koltuklardan tutunup ayağa kalkıyor, yan yan yengeç gibi sıralıyor ve iki gündür de emekliyor. İki gündür diyorum çünkü önce emeklemesi sonra sıralaması gerekirken o bunun tam tersini yaptı. Hatta birkaç gündür tay tay duruyor. Dün akşam saydım 10 saniyeden fazla ayakta dıurdu hiç bir yere dokunmadan.

Çok tatlı çok ballı bir şey oldu.. Anne, baba, dede, mama diyor.. En sevdiği insan tabiki abisi.. Etrafta abisi varken kimseyi görmüyor gözü.. Kalabalıklarda bile abisini seçiyor..

Hani Mimar Sinan Şehzade Camii için "çıraklık eserim", Süleymaniye Cami için "kalfalık eserim", Selimiye Cami için de "ustalık eserim" dermiş ya, kendini çok bilmiş gören bu anne kişisi de benzer cümleler kurma haddini buluyor kendinde.. emre oğlum "çıraklık eserim", Erdem Oğlum ise "ustalık eserim"dir benim. Böyle biline... Aradaki kalfalık eserini es geçiyorum, 3. çocuğu düşünmüyoruz zira, Allah isteyene versin..

Erdem kuzum büyüyüp de kendi yatağı dar gelmeye başlayınca onu abisinin yatağına terfi ettirip, Emre'ye de Çilek Mobilya' nın araba şeklindeki yatağından almak istedik. Aslında bu fikri aklımıza annem soktu. Rahmetli babam yeğenim Yağız'a doğum günü hediyesi almıştı bu yataktan. Hep dermiş anneme büyüsün Emre'ye de alıcam diye.. aldık sonunda, dün geldi müthiş şirin oldu oğlumun odası..

Babacım nur içinde yatsın, ara ara geliyor kokusu burnuma, dalga dalga.. Artık gidip de sımsıkı sarılabileceğim bir babam yok düşüncesi çok ağır geliyor.. Çok özlüyorum babamı.. Aklıma geldiğinde hani derler ya burnumun direği sızlar diye işte aynen öyle oluyor.. İnanamıyorum gittiğine..
Şimdi adadaki evi açmaya hazırlanıyoruz hep beraber ama O'nsuz ada ne de boş olacak.. O evin her çivisinde babamın emeği var, sevgisi var.. Hatırlamamak elde değil..

Şimdi kim kullanılmayan şanzımanlı çamaşır makinası kazanlarının üzerini çakıl taşlarıyla kaplayıp, onu evin önüne saksı yapacak? Kim atılmış kurnaların içine yoncalar ekecek, sardunyalar ekecek? Meşhur erik ağacımıza dadanan çocukları kim kovalayacak ? Kim???



11 Mart 2011

1 TIK = 1 AŞI...



Türkiye'de önlenmiş olmasına rağmen dünyada halen var olan yeni doğan tetanozu diye bir hastalık varmış. Biz de yeni öğrendik Prima sayesinde..

1=1 kampanyası ile Prima Unicef’e bir aşı bedeli bağışlıyor, tabi ki bizlerin yardımlarıyla.

Facebook'taki Prima Dünyası sayfasına girip BEĞEN i tıklamanız yeterli,

1beğeni=1 hayat kurtaran aşı demek oluyormuş yani.

Facebook müdavimleri hergün neler neler beğenmiyorlar ki, bir tık da bunun için lütfen...




Bloguma Dokunma !!!

İnanılır gibi değil ama blogspot bloglarına günlerdir erişilemiyor. İnsanlar sürekli DNS adreslerini değiştirerek yazmaya/okumaya devam etmeye çalışıyorlar.
Kınıyorum kısaca..
Başka da sözüm yoktur...
Yakında taşınacağız, zamanı gelince bildireceğim.
Bir musibet bin nasihattan iyidir derler ya, bakalım yeni gelen günler neler getirecek..
Ne zamandır aklımdan geçenleri hayata geçiriyorum artık..
Dur bakalım herşey sıra ile..

18 Şubat 2011

Günün itirafı...

Dün itiraflarımı yazarken asıl bombayı unuttuğumu hatırladım.. İşte size iki çocuklu çılgın annenin bombası :

Erdem'e yanlışlıkla hamile kaldığım zaman diliminde kendimde şöyle bir değişim gözlemiştim : Yeni doğmuş bebeklere aval aval bakmalar, annelerini kıskanmalar, "of şimdi nasıl güzel süt kokuyordur bu yavrucak, şöyle kucağıma alıp bir göğsüme bastırsam" diye iç geçirmeler filan.. Sonra üzerine çattt diye hamile kalınca anladım ki o dönem vücudum hazırlamış kendini bu sürpriz gebeliğe...

Eeeee diyeceksiniz itiraf bunun neresinde? Önceki gün Muhteşem Yüzyılı seyrederken Hürrem'im oğlunu görünce ay bir kötü oldum, bir özlemişim yeni doğan bebekleri yarabbim.. alıp kucağıma içime sokasım, öpesim hatta bir temiz emziresim geldi...

Manyak mıyım neyim? Tövbe tövbeeeeeeeeeeee....

Hamiş : Yukarıdaki resim şuradan alıntıdır. İlk iki çocukları erkek olan annelerin üçüncü çocuklarının da erkek olma ihtimali %52'ymiş diye okudum bir yerlerde.. Yukarıdaki 3 korsanı görünce aklıma geldi nedense??''!!??!?!?!


17 Şubat 2011

İki çocuklu annenin itirafları...


Burcu yazmış, çocuklarımızla ilgili itiraflar yapıyomuşuz, beni kimse ebelemedi, sobelemedi ama onun yazdıklarını okuyunca itiraf edesim geldi.. Buyrun iki çocuklu annenin itirafnamesine :

Çocuk yapmadan önceki günlerimizi tam hatırlamamakla birlikte çok ama çok özlüyorum. O kadar çok gezer, o kadar çok şey yapardık ki, şimdi hepsi mazide tatlı birer anı gibi asılı kaldılar sanki.. İşin tuhafı çocuklar büyüyecekler, biz eski sosyalliğimize yavaştan da olsa geri dönebileceğiz gibi bir düşüncem hiç yok. Hayatım boyunca bu iki küçük kuzu ile sadece mecbur kaldıkça dışarı çıkarak evde hapis hayatı yaşayacakmışım gibi geliyor.

Çocuklarımın yola çıktıklarını gösteren idrar testi çubuklarına gözüm gibi bakıyorum, İngiltereden bir arkadaşımın hediye getirdiği şık yüzük saklama kutumun gizli gözünde saklıyorum.

Herkesin hamileliğini eşine söylediğinde olanlarla ilgili süper hikayeleri var ama benim yok. Emre'ye hamile olduğumu söylediğimde hatırlamıyorum bile ne dediğini, hadi ya falan gibi anlamsız laflar etmişti.. Sanki 13 aydır bu haberi bekleyen biz değildik. Erdem'e hamile olduğumu söylediğimde ise "yapma ya" demişti galiba, düşündükçe sinir oluyorum.. Çocuklarıma haksızlık gibi geliyor.

Emre'ye hamile iken internetten bir doğum videosu seyrettim (seyretmez olaydım) ve normal doğumdan soğudum. İki çocuğumu da epiduralli planlı sezeryanla doğurdum. Eşekler gibi pişmanım şimdi. Keşke Elif'i daha önce tanısaydım.

Yaşları Emre'ye akran olan tek çocuklu arkadaşlarımın çocuklarını düşündükçe ikinci çocuğu yaparak Emre'me ihanet ettiğim hissiyatına kapılıyorum.

Erdem'e "kaza kurşunu" ile hamile kaldığımdan kendimi salak gibi hissediyorum ve öncesinde yanlışlıkla hamile kaldıkları için küçümsediğim kadınların intikamı bu diye düşünüyorum. Ama aynı zamanda Erdem gibi bir mucizeye tanıklık ettiğim için de şükretmekten gözlerimden yaşlar geliyor genellikle..

"Mesleğimi değil ama çalışmayı seviyorum. Sabah evden çıkıp akşam gelmek iyi geliyor bana. Tam zamanlı anne olmayı becerebileceğime inanmıyorum, becerebilenlere şapka çıkarıyorum. Ve çalıştığım için zerre kadar vicdan azabı da duymuyorum. " demiş Burcu itiraf ederken, altına imzamı atasım geldi ...

Ve fekat çalışan annelerin vicdanlarını rahat ettirmek için çocuklarına sürekli oyuncak almalarını eleştirirdim eskiden ama galiba ben de bunu yapıyorum. İşyerimin karşısında bir avm olmasının dezavantajı büyük tabi.. Kendimi yaptığımın yanlış olduğuna dair telkin edeceğime de "ama o çocuk ve tek dünyası oyuncakları" gibi abuk fikirler de ürettiğim oluyor bazen.

Bazen iki çocuğun verdiği sıkıntı ve stresle başedemeyip Emreye karşı sesimi yükseltiyorum. Böyle durumlarda Emre hem niye böyle birşey yaptığımı anlamaya çalışıyor hem de ağlıyor genelde.. O zaman kendimden nefret ediyorum ve bu dünya güzeli iki evladı haketmediğini düşünüyorum.

Emre kardeşine karşı şiddet kullandığında onu en azından o sakinleşene ve Erdem'in ağlaması geçene kadar küçükten uzak tutmaya çalışıyorum. Bu esnada bazen el kol hareketlerim(tamamen Erdemi koruma refleksiyle sanırım) sertleşiyor ve birkaç kez Emre'yi iteklemiş gibi oldum bu sebeple. Düşündükçe içim eziliyor . Oysa Emrecik henüz çok küçük ve kardeşini kıskanıyor sadece..
Özellikle uykusuz gecelerde veya enerjimin tükendiğini hissettiğim yorgun günlerin sonlarında çocukların ikisi birden arıza çıkardıklarında, onlara kızmaktan kendimi alamıyorum ve "şimdi ikisini birden camdan atsam, sonra da ben atlasam" gibi abuk senaryolar geçiriyorum aklımdan.

Eğer Murph'nin benim gibi aralarında 2,5 yaş olan çocukları olsaydı şöyle kurallar üretirdi eminim : İki küçük çocuğunuz varsa ikisi birlikte ve tamamen arka arkaya... kusarlar , acıkırlar, uykuları gelir, kaka yaparlar, ağlarlar....

İşyerimde telefonda Emre'nin ya da Erdem'in ağlamasını duyduğumda kabıma sığamıyorum ve hemen o an yanlarına ışınlanıp, onları sarıp sarmalayıp susturmak istiyorum.

Bu kadar güzel çocuklar doğurduğuma hala inananmıyorum ve kendimle gurur duyuyorum. Bu güzel çocukları haketmek için hayatımın bir döneminde birine müthiş bir iyilik yapmış olmalıyım diye geçiriyorum içimden hep.

Of... yoruldum valla.. Bir solukta benden bu kadar.. Dileyen kendini sobelesin, yazsın-çizsin lütfen:-)))

14 Şubat 2011

Çocuğum yemek yemiyor-du...


Şimdi şu yukarıda görülen sıpa var ya, her öğün kendisine yemek yedirmeye çalışan her kim ise ona kök söktürür, ağzını açmamak, açtı ise ağzındaki yutmamak için binbir bahane ileri sürerdi..

Meğer çocuğumun İkea'ya gidesi varmış sevgili günlük.. Görüldüğü üzere hapur hupur götürüyor masadakiler... Tavuk kanat, brokoli, soğan halkaları...

Her yemek vakti avm avm gezip öyle mi beslesem ben bu kuzuyu bilemedim şimdi..

Şakan bir yana gerçekten bir savaş halinde geçer bizim öğünlerimiz. Bu videoda ise hem löp löp yiyor hem de kendisi yiyor yahu...

Sömestir tatili ve bir evde 4 çocuk...

Dün biten sömestir tatilinden faydalanarak çocukları biraraya getirelim dedik kardeşimle geçen hafta... Topladı kuzuları bize geldi, 2 gece kaldılar.. Aslında daha çok kalmalarını isterdim ama evdeki tansiyon akıllara ziyan verecek düzeydeydi.. Bir evde 4 çocuk düşünün, boy boy..

Yağız 8 yaşında..
Yağmur 37 aylık
Emre 34 aylık
Erdem 8 aylık


Her kafadan bir ses çıkıyordu, çok yorucu ama çok güzeldi bence.. Yine de karar verdik, küçükler büyüyene kadar bööyle bir çılgınlık yapmıycaz:-))))))))))))))



Evde en çok tekrarlanan replikler ise şöyleydi :

Yağız : Anneeeeeeeeeee, Emre bana vuruyo... Yeşil arabamı robot yap, robotumu araba yap... Acıktımmmmmm....

Yağmur : Emme bana vuduuuuu....Huuuuuuuuuuuuuu...... O benimmmmmmmmmmm.... Huuuuuuuuuuuuuuuuu....

Emre : Ama ama ama...... Huuuuuuuuuuuu... Kıyal neyde?

Filiz : Şşşşştttttttttt, yavaş olun çocuklar Erdem uyuyor...... Emmrreeeeee vurma diyorum sana Yağmur'a... Yağmurrrrrrrr kızım bağırmadan konuşsana tatlımmmmmmmmm... Yağızzzzzz televizyonun sesini kıs teyzecim, kafam şiştiiiiiiiiii...

Figen : Yağızzzzzz, şimdi arıyorum babanııııııı.... Emreeeeeeee vurma kızıma........

Yazın adadaki halimizi düşünemiyorum ben... Kreş gibi olacak ev...

09 Şubat 2011

Hıncal Uluç'tan nefret ediyorum...

Hiç kimse sınanmadığı günahın masumu değildir.

1,5 yaşındaki bir bebeğin ölmüş annesine dil uzatan Hıncal Uluç'tan nefret ediyorum.

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Mehtap Erel yazmış aşağıdaki yazıyı, eline, yüreğine sağlık çok da güzel yazmış...

''Defne Joy Foster’ın Oğlu Can’a Mektup''

''Bir şeyi ilk nasıl öğrenirseniz hep öyle hatırlarsınız. Bu yüzden, üzerinden defalarca “geçilmiş” ve “görülmüş” gündem konularından yazmamayı tercih ediyorum. O konuda ya ilk gün yazacaksın, baktın “çiğnendi” duracaksın.

Sen “görmeyeceksin” o haberi. Kimi okur senin durumu umursamadığını düşünür kimi konu hakkında çok radikal fikirlerin olduğu için görüşünü kendine sakladığını. Oysa basit bir şekilde, duruyorsundur sadece…
Ama şişersin…

Defne Joy Foster’ın ölümü hakkında o kadar çok yazıldı ki bir ben bir de Diyanet İşleri Başkanlığı kaldı açıklama yapmayan. Bu noktada ben (Diyaneti bilemem) topa girmemeyi tercih ettim çünkü eğitimim öyle. Yani hala Yenal’la çalışıyor olsak bana “çok görüldü o” derdi. O yüzden bu yazıyı rahatsız bir şekilde yazıyorum ama size değil. Defne’nin oğlu Can’a…

Sevgili Can,

Başka problemimiz, sıkıntımız yokmuş gibi, memleket oturdu, babanın ilerde sana annenin ölümünü nasıl izah edeceğini, düşünüyor. İyi ya da kötü annen hakkında yazılan yazıları, ilerde büyüdüğünde internetten annenin adını “google”layıp okuduğunda neler hissedeceğin “çok önemli mevzu” bazılarımız için.
İşin ilginci bunu mevzu kabul edip senin için dertlendiğini iddia edenler annen hakkında en biçimsiz yazıları yazanlar.

Hepsini boşver ve bir tek benim yazımı oku.

Oğlum bak, ben de anneyim ve senin anneni hiç tanımadım, bir kez olsun yan yana gelmedim.
Uzaktan iyi niyetli ve neşeli bir insana benziyordu. Güler yüzlüydü ve şakacıydı. Hareketliydi, kimi zaman hızlı konuşuyordu ve saçları sürekli kabarıktı. Bu ona sevimli ve biraz da çocuksu bir hava veriyordu.
Senin annen sana hamile kalan, seni 9 ay karnında taşıyan, doğuran, emziren, altındaki bezi değiştiren, popondaki kakaları yıkayan kadın.

Senin annen sağ elinin işaret parmağıyla senin dudaklarını aralayıp çıkmak üzere olan dişin var mı diye bakan, henüz dişin gelmediği halde eczaneye girdiğinde sana diş kaşıyıcı oyuncak alan kadın.
Senin annen sen gazını çıkaramayıp ağladığında seni kucağında gezdiren, sırtını okşayan, sen “pırt” yaptığında da sanki dünyanın en müthiş şeyine şahit olmuş gibi gülümseyen kadın.

Senin annen sen gece acıktığın için ağladığında, kan uykusundan uyanıp, seni kucağına alıp memesini ağzına veren ve emzirmekten yara olmuş göğüs uçları acısa da seni beslemeye devam eden kadın.

Bir gece sen hastalandın aniden, ateşin çıktı ve annen bekledi baş ucunda. Elinde ateş ölçer, sabaha kadar yarım saatte bir ateşini ölçtü, alnını sildi serin bezlerle.

Popon piştiğinde ise o kremledi poponu en iyi kremlerle. Hatta o ay almak istediği bir ayakkabı vardı ama almadı. Çünkü zor bulunan ve çok hızlı tedavi eden yabancı bir pişik kremi vardı, çok da pahalıydı, o ay durum biraz sıkışıktı. Annen sana pişik kremi aldı. Ve biliyor musun
Can, o ayakkabıyı alamamayı hiç umursamadı.

Can, ben senin anneni hiç tanımadım ama ben anneyim, benim de oğlum var. O yüzden sana bir anne, bir erkek annesi olarak şunu diyorum:

Seni bir tek bunlar ilgilendiriyor yavrum, bunun dışındakiler değil.

Annenin özel hayatında ne yapıp ne yapmadığı sen dahil kimsenin işi değil. Bu sadece babanı ilgilendiren bir konu anneannen, babaannen bile yorum yapamazlar annen hakkında. O yüzden gazetelerden 20 sene sonra sana ulaşmaya çalışan “vicdansız” bir takım insanlara hiç aldırma.

Çünkü oğlum inan bana, şu anda ortamlara ahlak dersi vermeye çalışan o insanlar var ya, onlar daha ahlaklı değil.

Can biz öyle bir ülkede yaşıyoruz ki yavrum, torunu yaşında kızlarla fingirdeyen yaşlı dedeler, adına sübyancılık denen durumu “sweetheart” deyip müesseseleştirdiler. Şimdi topluma “doğru neymiş yanlış ne olurmuş” annen üzerinden o dedeler anlatıyor, boşver…

Bu ülkede ünlü olmak isteyen yazarlar memelerini açmadan bir yerlere gelemiyor, yazı işleri müdürleri ile gönül eğlendirmeyenlerin yaptığı işler gazetelerde manşet olmuyor, üniversitede hocasının köpeğine bakmayan asistanlık bulamıyor, bulsa da hocayı bulamıyor çünkü hoca devletten “danışmanlık” kovalamaya çalışırken okula uğramıyor.

Bu ülkede hala organlarını satan insanlar var ve geçenlerde de Hizbullahçılar (bak bunu google’la işte) serbest kaldılar, aramızda dolaşıyorlar, her an birimizin kolunu bacağını bağlayıp canlı canlı gömebilirler.
Bu ülkede herhangi bir sabah programını aç, hiç ummayacağın bir yaşlı teyzeyi “emmim beni düttü, sonra ben muhtarla oynaştım, sonra bunu bizim küçük gelin görmüş, o da kaynıma söylemiş, kaynım da bizim gelini düttü, sonrada kocamı kömürlükte ölü bulduk” gibi yaşamlarını “bakkaldan iki kilo şeker aldım” der gibi anlattığı bir ülke.

Bu ülkede Can, 6 aylık bebeğe tecavüz eden sapıklar var. Bu ülke internette arama motorlarında “çocuk pornosu” nu en çok aratan ilk üç ülkeden biri.

Annenle ilgili yazılar yazan bazı insanlar bunlar burada yaşanmıyormuş gibi davranıyor ve ne olduğunu bilmeden ölmüş bir kadının ardından kusuyor.

Sen üzüleceksen eğer Can, neye üzül biliyor musun yavrum?

Annen hiçbir zaman seni okula götürüp akşam çıkışta seni kapıda bekleyemedi. Karneni görüp sana bisiklet hediye edemedi. Öğretmenler toplantısında senin için “yaramaz” diyen suratsız öğretmenle tartışamadı. Çok istediğin oyuncak seti için “önce matematik notların düzelsin bakalım” diye pazarlık yapamadı seninle. Sen kız arkadaşını alıp geldiğinde güler yüz gösterip kız gittikten sonra “koca popoluymuş bu” diyemedi sana.

Sünnetini, mezuniyetini, mürüvvetini göremeden gitti.

Sen üzüleceksen eğer düğün gününde karından sonra, üzerinde smokin, annenle bir dans edemeyeceğin için üzül.

Kucağında bebeğin, gözlerinde yaş, “bak babannesi” diyemediğin için. Bunlara üzül yavrum istediğin gibi, bu senin hakkın.

Ama annen bekar bir arkadaşının evine gitti diye üzülme. Çünkü o belki de lohusalık sıkıntılarını henüz üzerinden atamamış, belki depresyonda, belki mutsuz genç bir kadındı. Bir hata yaptı, bu kısmı seni ilgilendirmez.

Senin annen sana bakarken hayatında daha güzel başka hiçbir şey görmediğini düşünen, mutluluktan gözleri dolan başka bir kadın.

Sen üzüleceksen o gözlere doyamadığın için üzül, bu senin hakkın.

Ve babana dört elle sarıl, sahip çık, sev.

Baban bu zor günlerinde, sadece annenin acısıyla ya da senin için endişelenmekle kalmadı, bir de “reytink” kokusu alan leş kargalarına kulak tıkamak zorunda kaldı.

Gerisi seni ilgilendirmez.

Bizi de….''

Mehtap Erel
05.02.2011

04 Şubat 2011

Sinemaya ve/veya tiyatroya gitmek istiyorum


İlk oğlum doğduğundan beri ne sinemaya ne de tiyatroya gidemedim ben, biz hatta... Son seyrettiğimiz sinema filmi Büyü idi.. Son gittiğimiz tiyatro oyununu hatırlamıyorum bile..Düşünün artık gerisini...

Oysa vizyonda ne kadar güzel filmler var :

SANCTUM... Sualtı görüntüleri bol bir 3d filmi.. Yani 3 boyutlu gözlüklerle seyredilecek.. Ne sahneler vardır kimbilir denizaltının muhteşemliğini gösteren...

THE TREE.. Bir aile ve sevgi filmi.. Babalarını kaybeden bir ailenin, babalarının ruhunun bir ağaçta yaşadığına inanmalarını konu ediyor.. Sıcak ve naif..

AŞK TESADÜFLERİ SEVER... Bence son 50 hatta 100 yılın en tatlı jönünden içinizi ısıtacak bir aşk filmi.. Gülmek bir adama bu kadar mı yakışır yahu??? (Sevgili duymasın aman:-D)

Ha bir de eskiden yaptığım gibi Devlet tiyatrolarına sezonluk kombine bilet alıp, sonra oyundan birkaç gün önce bir telefonla ilk 5 sıradan rezervasyon yaptırıp tiyatroya gidesim var.. Ama ille de sevgili ile birlikte ve ille de AKM'nin önündeki kestaneciden bir avuç dolusu kestane aldıktan sonra tabi:-))))

01 Şubat 2011

Misket Pasta'da şeker gibi bir gün...

Dün Misket Pasta Atölyesine davetliydik biz. Kurabiye ve pasta yapma etkinliği düzenlemişler. Çocuk çombalak oldukça kalabalık ve gürültülü bir gün oldu. Çok keyif aldık.. Emre ile ilk kez böyle bir etkinliğe katıldık ve çok mutlu olduk. Gitmeden Özden ve güzel gözlü oğlu Can'ı da aramış ve davet etmiştik, onlar da geldiler.. Güzel geçen günümüzden kalanlar ise aşağıdaki gülümseten kareler ve yaptığımız kurabiyeleri evdekilerle paylaşma anlarımızdı..








Fazla söze gerek yok, görüldüğü üzere çok "şeker" bir gün geçirdik.

24 Ocak 2011

Nebulizatör neymiş öğrenmiş olduk...

Bu hayatta her şey ama her şey insanlar için sahiden be günlük.. Allahım o ne kabustu öyle.. Evde hasta çocuklarla olmak, ama onların dertlerine çare olamamak, çareyi ilaçlarda, oksijen maskelerinde aramak nasıl da acıtıyor insanın içini..

Cuma günü hastalık dereceleri kötüleşen kuzuları tekrar doktora götürdüm ve sonrasında da iyi ki götürmüşüm dedim.

Erdem oğlum minik kuzum benim ya, o daha zor atlatıyor tabi.. Bir kere ilaç başlamadık ona. Ama bronşiolit olmasını da engelleyemedik. Genetik yatkınlık dedi doktorumuz, kuzeninin de allerjik bronşit olduğunu bildiği için.. Eve nebulizatör satın aldık. Günde 4-5 kez, oksijen desteği ile birlikte ilaçlı bir karışım veriyorum yavruma. İlaçlı karışım dediğim de bildiğimiz astım ilacı.. Şakası yok yani.. Doktorumuza göre virüs tetiklemiş ve akciğerindeki hava boşluklarında daralmaya sebep olmuş.. Allerjik bir durum ama tehlikeli sonuçta..



Hele Erdem'in oksijen maskesini takınca ortaya çıkan sakin, halsiz ve karşı koymaz halleri mahvediyor beni.. Allah beterinden saklasın...


Pazar günü de saat 3 e kadar halsiz ve yorgun olan kuzum o saatlerdeki uykusundan uyanınca, günlerdir ilk kez gülümsedi ya, işte o an bir yandan salya sümük ağlayarak, bir yandan şükrederek sımsıkı bağrıma bastım kuzumu..


Emre'min boğazındaki enfeksiyon ilerlediği ve sıklıkla tekrarlayan yüksek ateş yaptığı için antibiyotiğe başladık haliyle.. Emre oğlum 33 aylık ve bu ikinci antibiyotik alışımız..

Cumartesi günü Emre o kadar halsiz ve ateşli idi ki bütün gün sürekli yattı, parmağını bile oynatacak enerjisi yoktu yavrumun. Hastalıktan göz altlarında halkalar oluştu..

Başladığımız antibiyotik neyse ki işe yaradı ve akşam 8 den sonra biraz biraz kendine geldi ve oyun oynamaya başlayabildi. Halen feci şekilde öksürüyor ve boğazının ağrıdığını söylüyor. Bence tahriş oldu artık boğazı.. Nasıl olmasın ki... Elimden geldiğince bitkisel destekle yumuşatmaya çalışıyoruz boğazını, özellikle ballı bitki çayı ile.. Şimdi daha iyice..

İlaç tedavilerimiz ve Erdem'in hava desteği devam edecek bir süre daha. Allah beterinden saklasın ama çok zormuş anne olmak be günlük, onlar hasta iken elimizden birşey gelmemesi çok zormuş. Allahım bu dünya üzerindeki her yavruyu anasına babasına bağışla, sağlıkla...

20 Ocak 2011

Hastayım, hastasın, hasta...

Yok böyle bir hastalık furyası... İki oğlum ve ben korkunç derecede hastayız günlerdir. Aslında bu bizim eve girip de üçümüzü birden esir alan 3. grip bu kış. Güya grip aşısı oldum bir de... Ama önceki hastalıkları hep ayakta atlattık. Bu fena..

Emre oğlum dün ilk kez boğazının ağrıdığını söyledi ve gösterdi. Keyfi yerinde olmakla birlikte biraz halsiz ve durgundu. Burnu akmıyor ama öksürüyordu.. Bugün sabah uyandığında ateşi vardı. Calpol verdik düştü, bir saat kadar önce yeniden çıkmış. Bu kez Dolven verdiler evdekiler... Evdekiler diyorum çünkü ben ofisteyim..

Erdem oülum ise önceki gece ateşlendi, ölçtük, 38,5 ti, biraz soyduk, bekledik düşmedi, Calpol verdik mecburen. Dün çok salya sümük ve mızmızdı haliyle..

Dün öğlen iki kuzuyu birden alıp doktora gittik apar topar. Feci bir salgın varmış. Beni bile muayene etti doktorumuz, bana da antibiyotik verdi. Emre'ye ise bir balgam sökücü efervesan tablet verdi ve vitaminini balık yağı ile değiştirdi. Küçük Erdem kuzuma ise ilaç yok, anne sütü yeter ona dedi her zamanki gibi.. Dün gece yine ateşlenmişti küçük kuzum, soyup bekledik önce ama ateşi düşmeyince Calpol verdik mecburen. Bugün öğlen gibi yeniden ateşlenmiş Dolven vermiş bakıcımız.

Ben ise iki hasta minik adamın arasında yalnız ve hastayım. Yalnızım çünkü babacık 24 Ocaktaki büyük proje geçişleri için çok çalışıyor ortalama gece birde geliyor eve.. O gelene kadar babaanne bizimle neyseki.. Gerçi varlığı sadece Emreyi Erdem'den uzak tutmaya yetiyor ama bu bile büyük lütuf benim için yalnızken.

Ve çokkkkkkkk hastayım, yorgunum ve uykusuzum. Bu hastalık için dinlenmeden geçmez derler ya, ben dinlenmek bir kenara, rutin uykumu uyuyamıyorum ki. 3 gecedir toplamda 8-10 saat uyku ile duruyorum ve artık tükenmek üzereyim. Kuzulardan bana sıra gelmiyor ki.. antibiyotik umarım işe yarar. Öksürüğüm, burun akıntım, halsizliğim, kısılmış sesim ve ağrıyan boğazımla üzerimden tır geçmiş gibi hissediyorum.

Annem hep "aman çocuklar hasta olmasın onların yerine ben hasta olayım" derdi, şimdi anlıyorum onu. Çocukların hastalığı kabus gibi.. O küçücük bedenleri öksürükle sarsılırken, ateş içinde yanarken ya da gözleri sulu, burunları salya sümük bir medet umar gibi gözlerime bakıp da mızıldarken, ben de eriyorum sanki onlarla birlikte.. Allah hiç kimseyi yavrusuyla sınamasın derler ya, büyük laf o.. İnsanın evladına çare olamaması ne acı veriyor, hastalık grip bile olsa..

Allah beterinden korusun..
Yavrularımızı sağlıkla bizlere bağışlasın Tanrım...amin.................

18 Ocak 2011

Gitmeli buralardan...


Adanın annesi Çiğdem mimlemiş beni. Henüz haberim oldu. Konu çok kolay ve çok eğlenceli.. Görmek istediğim 3 yer...

Tam da damarıma bastın Çiğdemcim, teşekkür ederim. Ama ben bu konuda 3 değil 333 yer sayabilirim sana.. Malum, kuzuların doğumundan önce kapı gıcırtısını bahane edip gezer tozardık sevgiliyle beraber. Şimdi hafta sonu bir yemeğe gitmek için bile 5 kez düşünmek gerekiyor..

Ama geçecek bu günler... Alıcaz kuzuları yanımıza, gezicez yine dağ tepe demeden..

Neyse sulandırmayalım mimi, hemen yazıyorum ailk aklıma gelenleri..

1- Doğu ve Güneydoğu Anadolu (GAP turu, çocuklardan önce kısmet olmadı ama bir gün mutlaka)
2- Antakya civarı
3- Konya (Özellikle Şeb-i Aruz zamanı)
4- Kars-Ardahan (Sevgilinin memleketi)
5- İtalya (B en gördüm ama sevgiliyle gitmek lazım)
6- Disneyland-ABD (Çocuklarla gitmek lazım)
7- .............

Ben özellikle kimseye değil de isteyenlere göndereyim bunu, çok zevkliymiş..

Tepedeki resimde Emre kuzum sabah gezmesinde.. Yer: Samsun sahili.. 2010 yazı..

14 Ocak 2011

Profilo Organik Pazar


Mecidiyeköy Profilo AVM'de Organik Pazar'dan henüz haberim oldu. Çarşamba ve Pazar günleri açılıyor, henüz yeni olmasına rağmen içinde bolca ürün ve üretici mevcut..


Benim gibi organik pazarlara gitmek için zaman ayıramayanlardansanız ve yakınlardaysanız bulunmaz fırsat bence...

13 Ocak 2011

Eşinin şehit bayrağını devlete iade eden kadın...

Sabah televizyonda gördüm pastanede iken, çıkmak zorundaydım, isim filan hatırlamıyorum ama yazmam lazım.. İçimde kalmasın..
Düşünün şimdi, iki çocuk sahibi bir kadınsınız, üçüncüsü karnınızda, eşiniz polis. Bir gün her sabah olduğu gibi öperek uğurluyorsunuz, akşam olmadan şehit olduğu haberi geliyor. Kim tarafında ? Hizbullahçılar yapmış diyorlar. Bulundukları polis otosu taranmış, haince ve acımasızca...
Eşinizin şehit cenazesinde tabutuna örtülen bayrağı size veriyorlar sonra, saklıyorsunuz canınızdan bir parça gibi belki...
Aradan 9 yıl geçiyor, televizyonda bir haber, ortalık karışıyor.. Af çıkıyor ve eşinizi öldüren Hizbullahçılar pat diye tahliye oluveriyorlar. Hiçbirşey olmamış gibi, kimbilir kimlerin kanını akıtmamışlar gibi.. Siz 9 yıldır 3 çocuğunuzla tek başınıza savaşmıyormuşsunuz gibi.. Niye? Niçin? Akıllandılar mı? Pişman mı oldular ? Ne oldu da salıveriliyorlar? Yok cevabı..
Devleti alimiz öyle uygun görmüş..
Sabah o kadını gördüm televizyonda, eşinin tabutunu sardıkları bayrağı buna vermişlerdi ya cenazeden sonra, işte o bayrağı devlete geri iade edecekmiş... anlayana...
İçim yandı empati yapınca, ateş düştüğü yeri yakıyor gerçekten de kimbilir neler yaşadı ve yaşıyor o kadıncağız?
Bu ülkenin yarısının hala bu adamlara ve bu anlayışa oy verdiklerine inanamıyorum..
Her halk hak ettiği şekilde yönetilirmiş...
Şahsen ben cezaevlerinde yatanlan herhangi bir grup için af çıkarılmasına karşıyım, bu benim düşüncem.. Ayrıca idam cezasına da hayır demiyorum.. Bu kadar netim...

07 Ocak 2011

Sağlık olsun...

Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama
Yarım saat erkene kurulsun saatin
Kedi ...gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin..
Pencerini aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin
Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin
Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin
Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart
Çek kızarmış ekmek kokusunu içine
Bak güzelim kahvaltının keyfine..
Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis,
Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin
Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile
Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,
Hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla,
Ohhh şöyle bir hafifle
Bir güzel kahve ısmarla kendine, seni mutlu eden sesi duymak için alo de
Hiç işin olmasada öğle üzeri dışarı çık
Yağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa
Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak
Çiçek görürsen kokla, köpek görürsen okşa, çocuk görürsen yanağından makas al..
Sonra,şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı, sen çok dar da iken kimler seni ferahlattı, hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı? Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?
Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara
Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor..
Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak, yüzünde güller açtıracak..
Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun.. Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..
Saklama tabakları, bardakları misafire
Sizden ala misafir mi var bu dünyada
Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil, vazife yapar gibi hiç değil,
Şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi, eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının..
Gece evinde, dostların olsun
Sohbet mezen, kahkahan içkin olsun..
Arkadaşım, hayat bu daha ne olsun?
Ama en önce ve illa ki sağlık olsun!


Can Yücel

04 Ocak 2011

Bir evde iki erkek çocuk yetiştirmek demek...


Ekşisözlükte “bir evde iki erkek çocuk yetiştirmek” başlığında bir anne şöyle yazmış:

“saçımda her gün tek tek arttığını farkettiğim aklardır… gece kalktığımda ayağımın altından kayan, düşmemek için yere sağlam basmak zorunda kaldığım arabalardır… her gün en az bir makine yıkamak zorunda olduğum çamaşırlardır… ayağımdan fırlatıp elime silah gibi geçirmeyi nasıl başardığımı anlayamadığım anne terliğimdir… üstünde tepinmekten yayları bozulan yataş marka yataktır… her noktasına işenmiş, kusulmuş koltuk takımıdır… araba resimleri yapılmış duvarlardır… her gece yatmadan önce yerlerde sürünüp lego toplamaktır… kırık araba tamir etmeyi öğrenme sanatıdır… çocuğunuzun dövdüğü çocukların anne-babalarından özür dilemeyi öğrenme olgunluğudur… 10 dk sonra parkta deli gibi koşacak bir çocuğu sırf yürümek istemiyor diye kucağınızda taşırken diğer elinizle bebek arabası sürme yetisidir… sürekli mutfakta tencerenin kaynamasıdır… savunma ve saldırı sporlarıdır… uykusuz hafta sonları, çizgi film izlemek zorunda kalıp izleyemediniz haber programları, her yemek sonrarı masa altından topladığınız cam kırıkları ya da yemek artıklarıdır…”

Hamiş : Yukarıdaki yazıyı Blogcu anneyi okurken gördüğüm yorumlardan birinden kopyaladım. Ekşi sözlükte yazıldığına göre kopyalamakta sakınca yoktur diye düşündüm.

31 Aralık 2010

Emzirme Reformunu Des-tek-li-yo-rum...


Sevgili Çiğdem sobelemiş beni. Üstelik konu çok önemli ve hassas.. Oldukça gecikmiş olmakla birlikte yine de cevap vermek boynumun borcudur.


(1) Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı sizce yüzde kaç? (*)

Kişi herkesi kendi gibi bilirmiş misali bu oranın %70-80 lerde olacağını düşünmüştüm ama sadece ve sadece %1,3 (*) müş.. İnanılır gibi değil, her 100 anneden sadece 1,3 tanesi bebeğini ilk 6 ay emziriyormuş. Çok acı bence.. Eğitim şart..

(2) Siz bebeğinizi ne kadar süre anne sütü ile beslediniz?

İlk oğlumu 20 ay emzirdim ve o sırada hamile kaldığım için doktor yönlendirmesi ile ve içim kan ağlayarak memeden ayırdım. İkinmi oğlum ise şu an 6,5 aylık ve halen anne sütü alıyor. İlk 6 ay sadece su bile içmeden sadece anne sütü aldılar her ikisi de..

(3) Kaç ay doğum izni kullandınız?

İlk oğlumda 16 haftalık doğum izni + 1 ay süt izni + yıllık 2 haftalık iznimi kullandım ve sonrasında işten çıkarıldım. Ama kötü niyetli bir olay değildi, sözleşmeli olduğumuz için olası bir durumdu ve bu oğluma yaradı, 14. Ayına kadar iş bulamadım ve doyasıya emziedim kumu. İkinci oğlumda ise yukarıdaki ziinlerin tamamını kullanıp işe döndüm. Halen de haftada 2 gün çalışmıyorum ve ofise geliş gidiş saatlerim sınırlı değil..

(4) Yasal süt izninizi kullanabildiniz mi?

Şirketim süt izni için bir problem çıkarmıyordu. Ben de her iki oğlumda da topluca kullanma yolunu seçtim.

(5) Emzirdiğiniz ya da süt iznini kullandığınız için iş yerinde mobbing (tepki, işi bırakmanız için baskı) ile karşılaştınız mı?

Hayır karşılaşmadım. Hem de hiç..


(6) Bebeğinizi toplum içinde, dışarıda emzirmeniz gerektiğinde sıkıntı yaşadınız mı?

Hayır yaşamadım. Bebeğimi aç bırakacağıma her yerde emzirmeyi uygun gördüm. Arabada, sahilde, avm’de, parkta her yerde emzirdim..

7) Emzirme konusunda desteğe ihtiyacınız oldu mu? Gerek emzirme danışmanlığı, gerekse psikolojik olarak yeterince destek bulabildiniz mi?

Hem de nasıl… İlk oğlumda tam 3 ay boyunca göğüslerimdeki yaralar hiç geçmedi ben hep ağlayarak emzirdim ama hiç vazgeçmedim.. İkinci oğlumda ise daha tecrübeli idim ve sorun yaşamadım.. En büyük destekçim ise her zaman eşim oldu.. Ben emzirirken sürekli sıvı takviyesi yaptı, hiçbir gece beni emzirirken yatmadı, yanımda bekledi.. Hepsi geçecek diye hep teselli et beni ve geçti.

(8) Emzirdiğiniz süre boyunca etraftan “sütün yetmiyor, mama ver, bu çocuk meme emmek için çok büyük” şeklinde baskı gördünüz mü?

Evet evet evet… Ama kimseyi dinlemedim, direndim ve başardım..

(9) Emzirme Reformu’nu biliyor musunuz? Sizce Emzirme Reformu neden gerekli?

Elbette biliyorum. Ve destekliyorum !! Emzirme Reformu gerekli ; Çünkü hamilelik, doğum, lohusalık, emzirmek zaten kendi içinde zor süreçlerdir bu aşamalarda sadece ailemiz değil, kanunlar da anne-bebeğinin yanında olmalı diye düşünüyorum. Oysa ülkemizde kanunlar her zaman olduğu gibi güçlüden yani, işverenden yanadır.

(10) Emzirme Reformu’nu web sitesinde desteklediniz mi? Destek olmak için www.emzirmereformu.com adresindeki formu doldurmanız yeterli.

Destekledim.


Yukarıdaki soruları yanıtladıktan sonra, veri takibi yapabilmek açısından yazınızın linkini bilgi@emzirmereformu.com adresine gönderiniz.

(*) Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı yüzde 1,3. (Kaynak UNICEF Türkiye). Annelerin yüzde 98′i doğumdan sonra emzirmeye başlıyor, fakat ilk iki aydan sonra genel emzirme sorunları veya işe başladıklarında yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle emzirmeyi ve anne sütüyle beslemeyi sonlandırabiliyorlar.

Ben de eksik kalmayayım, Toprak'ın annesini mimliyorum..