24 Haziran 2009

Can Dündar yazdı...

VİCDAN KANSERİ
(Milliyet Gazetesi, 23.06.2009)

Milliyet üç gündür bir insanlık kavgası veriyor.

Hapiste bir üniversite rektörü var:
Kanser...

Tutuklanmadan 1 ay önce ameliyatla sol testisi alınmış. Radyoterapi görecekken tutuklanmış.
Cezaevi şartlarında sağlığı daha da bozulmuş. Bir damarı yüzde 90 tıkalı iken, ikinci damarı da yüzde 60 tıkanmış. Kolesterolü yükselmiş. Şekeri nüksetmiş.

Avukatları
tahliye talep ediyorlar.Mahkeme duvar:“Kuvvetli suç şüphesi var. Tutukluluğunun devamına...”Avukatlar acilen radyoterapi uygulanması gerektiğine dair resmi raporla yeniden başvuruyorlar. Mahkeme yine reddediyor:“Raporda ‘hayati tehlike’den söz edilmiyor.”Bunun üzerine “Kesin hayati tehlike var” raporu geliyor.Mahkeme 3. kez “Hayır, bırakmam” diyor.Hasta ağırlaşıyor.

Sağlık Bakanlığı’na bağlı hastane “Radyoterapi uygulanmaması hayati tehlike yaratıyor. Baypas yapılması da zorunlu” raporu veriliyor.

Rektör, hastanede tek kişilik bir odaya kapatılıyor. Başına bir jandarma dikiliyor. Eşi, yanında olmak istiyor. Hastane, “Yanında refakatçi bulunması uygundur” raporu veriyor. Bu kez savcılık duvarlaşıyor:“’Uygundur’ demek yetmez, ‘zorunludur’ demesi lazım.”
Aynı savcılık, “Nüfus müdürlüğünden eşi olduğunuzu kanıtlayacak belge alın gelin” diyor.

* * *

Uludağ Üniversitesi Rektörü, Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkan Vekili Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran ve eşi Merih Yurtkuran’a yapılanlara bakınca, bu ülkenin yargı ve yönetimine “habis vicdan kanseri” teşhisi koyabiliyoruz.

Tedavisi çok zor bir kanser türü bu...Üstelik metastaz yapmış, medyaya da sıçramış, bir kısmında vicdan dokularını tamamen öldürmüş durumda... Öyle ki çoğu, olayın kendisini görmeyip
Adalet Bakanlığı’nın yalanlamasını haberleştirebildiler.

Ya üniversitenin, rektörün yetiştirdiği doktorların, öğrencilerinin, onun yerini alan rektörün suskunluğuna ne demeli?..Vicdan kanseri, oraya da mı sıçradı?

* * *

Evrensel hukuk bir seri katile bile tedavi için tahliye hakkı verirken, henüz neyle suçlandığı bile belli olmayan bir üniversite rektöründen bu hakkın esirgenmesi, (Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Gençay Gürsoy’un deyimiyle) “taammüden adam öldürmek sayılır.”

Aynı yargının daha önce çete kurmaktan yargılananları “Hafızasını kaybetmiş” diye tahliye ettiğini, onların daha sonra
kayıp hafızalarıyla siyaset sahnesinde boy gösterdiğini hatırlamıyor muyuz?

Dolandırıcılıktan mahkûm olanlar,
yaşlılık gerekçesiyle affedilip siyasete dönmediler mi?

Burada asıl “suç”, siyasallaşmış bir yargının tersi yönde bir siyasi eğilime sahip olmak mıdır?“Zamanında onlar da bize neler yaptılar”ın hıncı mıdır?“Bırakırsak sonra onlar bizi yargılar” kaygısı mıdır?

Her ne ise,
darbe dönemlerini aratmayan bu uygulama, Türkiye tarihinin en büyük suç örgütlerinden biri olduğuna inandığım “Ergenekon”un çökertilmesine filan değil, asıl çetenin ve faillerin gözlerden gizlenmesine yarar ancak...

Bir de vicdan sahiplerini “Hepimiz Ergenekoncuyuz” deme noktasına getirmeye...Testissiz yaşanır da, vicdansız zor...

1 yorum:

Özden Levent dedi ki...

Ellerine ve fikrine sağlık Filiz...