09 Şubat 2011

Hıncal Uluç'tan nefret ediyorum...

Hiç kimse sınanmadığı günahın masumu değildir.

1,5 yaşındaki bir bebeğin ölmüş annesine dil uzatan Hıncal Uluç'tan nefret ediyorum.

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Mehtap Erel yazmış aşağıdaki yazıyı, eline, yüreğine sağlık çok da güzel yazmış...

''Defne Joy Foster’ın Oğlu Can’a Mektup''

''Bir şeyi ilk nasıl öğrenirseniz hep öyle hatırlarsınız. Bu yüzden, üzerinden defalarca “geçilmiş” ve “görülmüş” gündem konularından yazmamayı tercih ediyorum. O konuda ya ilk gün yazacaksın, baktın “çiğnendi” duracaksın.

Sen “görmeyeceksin” o haberi. Kimi okur senin durumu umursamadığını düşünür kimi konu hakkında çok radikal fikirlerin olduğu için görüşünü kendine sakladığını. Oysa basit bir şekilde, duruyorsundur sadece…
Ama şişersin…

Defne Joy Foster’ın ölümü hakkında o kadar çok yazıldı ki bir ben bir de Diyanet İşleri Başkanlığı kaldı açıklama yapmayan. Bu noktada ben (Diyaneti bilemem) topa girmemeyi tercih ettim çünkü eğitimim öyle. Yani hala Yenal’la çalışıyor olsak bana “çok görüldü o” derdi. O yüzden bu yazıyı rahatsız bir şekilde yazıyorum ama size değil. Defne’nin oğlu Can’a…

Sevgili Can,

Başka problemimiz, sıkıntımız yokmuş gibi, memleket oturdu, babanın ilerde sana annenin ölümünü nasıl izah edeceğini, düşünüyor. İyi ya da kötü annen hakkında yazılan yazıları, ilerde büyüdüğünde internetten annenin adını “google”layıp okuduğunda neler hissedeceğin “çok önemli mevzu” bazılarımız için.
İşin ilginci bunu mevzu kabul edip senin için dertlendiğini iddia edenler annen hakkında en biçimsiz yazıları yazanlar.

Hepsini boşver ve bir tek benim yazımı oku.

Oğlum bak, ben de anneyim ve senin anneni hiç tanımadım, bir kez olsun yan yana gelmedim.
Uzaktan iyi niyetli ve neşeli bir insana benziyordu. Güler yüzlüydü ve şakacıydı. Hareketliydi, kimi zaman hızlı konuşuyordu ve saçları sürekli kabarıktı. Bu ona sevimli ve biraz da çocuksu bir hava veriyordu.
Senin annen sana hamile kalan, seni 9 ay karnında taşıyan, doğuran, emziren, altındaki bezi değiştiren, popondaki kakaları yıkayan kadın.

Senin annen sağ elinin işaret parmağıyla senin dudaklarını aralayıp çıkmak üzere olan dişin var mı diye bakan, henüz dişin gelmediği halde eczaneye girdiğinde sana diş kaşıyıcı oyuncak alan kadın.
Senin annen sen gazını çıkaramayıp ağladığında seni kucağında gezdiren, sırtını okşayan, sen “pırt” yaptığında da sanki dünyanın en müthiş şeyine şahit olmuş gibi gülümseyen kadın.

Senin annen sen gece acıktığın için ağladığında, kan uykusundan uyanıp, seni kucağına alıp memesini ağzına veren ve emzirmekten yara olmuş göğüs uçları acısa da seni beslemeye devam eden kadın.

Bir gece sen hastalandın aniden, ateşin çıktı ve annen bekledi baş ucunda. Elinde ateş ölçer, sabaha kadar yarım saatte bir ateşini ölçtü, alnını sildi serin bezlerle.

Popon piştiğinde ise o kremledi poponu en iyi kremlerle. Hatta o ay almak istediği bir ayakkabı vardı ama almadı. Çünkü zor bulunan ve çok hızlı tedavi eden yabancı bir pişik kremi vardı, çok da pahalıydı, o ay durum biraz sıkışıktı. Annen sana pişik kremi aldı. Ve biliyor musun
Can, o ayakkabıyı alamamayı hiç umursamadı.

Can, ben senin anneni hiç tanımadım ama ben anneyim, benim de oğlum var. O yüzden sana bir anne, bir erkek annesi olarak şunu diyorum:

Seni bir tek bunlar ilgilendiriyor yavrum, bunun dışındakiler değil.

Annenin özel hayatında ne yapıp ne yapmadığı sen dahil kimsenin işi değil. Bu sadece babanı ilgilendiren bir konu anneannen, babaannen bile yorum yapamazlar annen hakkında. O yüzden gazetelerden 20 sene sonra sana ulaşmaya çalışan “vicdansız” bir takım insanlara hiç aldırma.

Çünkü oğlum inan bana, şu anda ortamlara ahlak dersi vermeye çalışan o insanlar var ya, onlar daha ahlaklı değil.

Can biz öyle bir ülkede yaşıyoruz ki yavrum, torunu yaşında kızlarla fingirdeyen yaşlı dedeler, adına sübyancılık denen durumu “sweetheart” deyip müesseseleştirdiler. Şimdi topluma “doğru neymiş yanlış ne olurmuş” annen üzerinden o dedeler anlatıyor, boşver…

Bu ülkede ünlü olmak isteyen yazarlar memelerini açmadan bir yerlere gelemiyor, yazı işleri müdürleri ile gönül eğlendirmeyenlerin yaptığı işler gazetelerde manşet olmuyor, üniversitede hocasının köpeğine bakmayan asistanlık bulamıyor, bulsa da hocayı bulamıyor çünkü hoca devletten “danışmanlık” kovalamaya çalışırken okula uğramıyor.

Bu ülkede hala organlarını satan insanlar var ve geçenlerde de Hizbullahçılar (bak bunu google’la işte) serbest kaldılar, aramızda dolaşıyorlar, her an birimizin kolunu bacağını bağlayıp canlı canlı gömebilirler.
Bu ülkede herhangi bir sabah programını aç, hiç ummayacağın bir yaşlı teyzeyi “emmim beni düttü, sonra ben muhtarla oynaştım, sonra bunu bizim küçük gelin görmüş, o da kaynıma söylemiş, kaynım da bizim gelini düttü, sonrada kocamı kömürlükte ölü bulduk” gibi yaşamlarını “bakkaldan iki kilo şeker aldım” der gibi anlattığı bir ülke.

Bu ülkede Can, 6 aylık bebeğe tecavüz eden sapıklar var. Bu ülke internette arama motorlarında “çocuk pornosu” nu en çok aratan ilk üç ülkeden biri.

Annenle ilgili yazılar yazan bazı insanlar bunlar burada yaşanmıyormuş gibi davranıyor ve ne olduğunu bilmeden ölmüş bir kadının ardından kusuyor.

Sen üzüleceksen eğer Can, neye üzül biliyor musun yavrum?

Annen hiçbir zaman seni okula götürüp akşam çıkışta seni kapıda bekleyemedi. Karneni görüp sana bisiklet hediye edemedi. Öğretmenler toplantısında senin için “yaramaz” diyen suratsız öğretmenle tartışamadı. Çok istediğin oyuncak seti için “önce matematik notların düzelsin bakalım” diye pazarlık yapamadı seninle. Sen kız arkadaşını alıp geldiğinde güler yüz gösterip kız gittikten sonra “koca popoluymuş bu” diyemedi sana.

Sünnetini, mezuniyetini, mürüvvetini göremeden gitti.

Sen üzüleceksen eğer düğün gününde karından sonra, üzerinde smokin, annenle bir dans edemeyeceğin için üzül.

Kucağında bebeğin, gözlerinde yaş, “bak babannesi” diyemediğin için. Bunlara üzül yavrum istediğin gibi, bu senin hakkın.

Ama annen bekar bir arkadaşının evine gitti diye üzülme. Çünkü o belki de lohusalık sıkıntılarını henüz üzerinden atamamış, belki depresyonda, belki mutsuz genç bir kadındı. Bir hata yaptı, bu kısmı seni ilgilendirmez.

Senin annen sana bakarken hayatında daha güzel başka hiçbir şey görmediğini düşünen, mutluluktan gözleri dolan başka bir kadın.

Sen üzüleceksen o gözlere doyamadığın için üzül, bu senin hakkın.

Ve babana dört elle sarıl, sahip çık, sev.

Baban bu zor günlerinde, sadece annenin acısıyla ya da senin için endişelenmekle kalmadı, bir de “reytink” kokusu alan leş kargalarına kulak tıkamak zorunda kaldı.

Gerisi seni ilgilendirmez.

Bizi de….''

Mehtap Erel
05.02.2011

04 Şubat 2011

Sinemaya ve/veya tiyatroya gitmek istiyorum


İlk oğlum doğduğundan beri ne sinemaya ne de tiyatroya gidemedim ben, biz hatta... Son seyrettiğimiz sinema filmi Büyü idi.. Son gittiğimiz tiyatro oyununu hatırlamıyorum bile..Düşünün artık gerisini...

Oysa vizyonda ne kadar güzel filmler var :

SANCTUM... Sualtı görüntüleri bol bir 3d filmi.. Yani 3 boyutlu gözlüklerle seyredilecek.. Ne sahneler vardır kimbilir denizaltının muhteşemliğini gösteren...

THE TREE.. Bir aile ve sevgi filmi.. Babalarını kaybeden bir ailenin, babalarının ruhunun bir ağaçta yaşadığına inanmalarını konu ediyor.. Sıcak ve naif..

AŞK TESADÜFLERİ SEVER... Bence son 50 hatta 100 yılın en tatlı jönünden içinizi ısıtacak bir aşk filmi.. Gülmek bir adama bu kadar mı yakışır yahu??? (Sevgili duymasın aman:-D)

Ha bir de eskiden yaptığım gibi Devlet tiyatrolarına sezonluk kombine bilet alıp, sonra oyundan birkaç gün önce bir telefonla ilk 5 sıradan rezervasyon yaptırıp tiyatroya gidesim var.. Ama ille de sevgili ile birlikte ve ille de AKM'nin önündeki kestaneciden bir avuç dolusu kestane aldıktan sonra tabi:-))))

01 Şubat 2011

Misket Pasta'da şeker gibi bir gün...

Dün Misket Pasta Atölyesine davetliydik biz. Kurabiye ve pasta yapma etkinliği düzenlemişler. Çocuk çombalak oldukça kalabalık ve gürültülü bir gün oldu. Çok keyif aldık.. Emre ile ilk kez böyle bir etkinliğe katıldık ve çok mutlu olduk. Gitmeden Özden ve güzel gözlü oğlu Can'ı da aramış ve davet etmiştik, onlar da geldiler.. Güzel geçen günümüzden kalanlar ise aşağıdaki gülümseten kareler ve yaptığımız kurabiyeleri evdekilerle paylaşma anlarımızdı..








Fazla söze gerek yok, görüldüğü üzere çok "şeker" bir gün geçirdik.

24 Ocak 2011

Nebulizatör neymiş öğrenmiş olduk...

Bu hayatta her şey ama her şey insanlar için sahiden be günlük.. Allahım o ne kabustu öyle.. Evde hasta çocuklarla olmak, ama onların dertlerine çare olamamak, çareyi ilaçlarda, oksijen maskelerinde aramak nasıl da acıtıyor insanın içini..

Cuma günü hastalık dereceleri kötüleşen kuzuları tekrar doktora götürdüm ve sonrasında da iyi ki götürmüşüm dedim.

Erdem oğlum minik kuzum benim ya, o daha zor atlatıyor tabi.. Bir kere ilaç başlamadık ona. Ama bronşiolit olmasını da engelleyemedik. Genetik yatkınlık dedi doktorumuz, kuzeninin de allerjik bronşit olduğunu bildiği için.. Eve nebulizatör satın aldık. Günde 4-5 kez, oksijen desteği ile birlikte ilaçlı bir karışım veriyorum yavruma. İlaçlı karışım dediğim de bildiğimiz astım ilacı.. Şakası yok yani.. Doktorumuza göre virüs tetiklemiş ve akciğerindeki hava boşluklarında daralmaya sebep olmuş.. Allerjik bir durum ama tehlikeli sonuçta..



Hele Erdem'in oksijen maskesini takınca ortaya çıkan sakin, halsiz ve karşı koymaz halleri mahvediyor beni.. Allah beterinden saklasın...


Pazar günü de saat 3 e kadar halsiz ve yorgun olan kuzum o saatlerdeki uykusundan uyanınca, günlerdir ilk kez gülümsedi ya, işte o an bir yandan salya sümük ağlayarak, bir yandan şükrederek sımsıkı bağrıma bastım kuzumu..


Emre'min boğazındaki enfeksiyon ilerlediği ve sıklıkla tekrarlayan yüksek ateş yaptığı için antibiyotiğe başladık haliyle.. Emre oğlum 33 aylık ve bu ikinci antibiyotik alışımız..

Cumartesi günü Emre o kadar halsiz ve ateşli idi ki bütün gün sürekli yattı, parmağını bile oynatacak enerjisi yoktu yavrumun. Hastalıktan göz altlarında halkalar oluştu..

Başladığımız antibiyotik neyse ki işe yaradı ve akşam 8 den sonra biraz biraz kendine geldi ve oyun oynamaya başlayabildi. Halen feci şekilde öksürüyor ve boğazının ağrıdığını söylüyor. Bence tahriş oldu artık boğazı.. Nasıl olmasın ki... Elimden geldiğince bitkisel destekle yumuşatmaya çalışıyoruz boğazını, özellikle ballı bitki çayı ile.. Şimdi daha iyice..

İlaç tedavilerimiz ve Erdem'in hava desteği devam edecek bir süre daha. Allah beterinden saklasın ama çok zormuş anne olmak be günlük, onlar hasta iken elimizden birşey gelmemesi çok zormuş. Allahım bu dünya üzerindeki her yavruyu anasına babasına bağışla, sağlıkla...

20 Ocak 2011

Hastayım, hastasın, hasta...

Yok böyle bir hastalık furyası... İki oğlum ve ben korkunç derecede hastayız günlerdir. Aslında bu bizim eve girip de üçümüzü birden esir alan 3. grip bu kış. Güya grip aşısı oldum bir de... Ama önceki hastalıkları hep ayakta atlattık. Bu fena..

Emre oğlum dün ilk kez boğazının ağrıdığını söyledi ve gösterdi. Keyfi yerinde olmakla birlikte biraz halsiz ve durgundu. Burnu akmıyor ama öksürüyordu.. Bugün sabah uyandığında ateşi vardı. Calpol verdik düştü, bir saat kadar önce yeniden çıkmış. Bu kez Dolven verdiler evdekiler... Evdekiler diyorum çünkü ben ofisteyim..

Erdem oülum ise önceki gece ateşlendi, ölçtük, 38,5 ti, biraz soyduk, bekledik düşmedi, Calpol verdik mecburen. Dün çok salya sümük ve mızmızdı haliyle..

Dün öğlen iki kuzuyu birden alıp doktora gittik apar topar. Feci bir salgın varmış. Beni bile muayene etti doktorumuz, bana da antibiyotik verdi. Emre'ye ise bir balgam sökücü efervesan tablet verdi ve vitaminini balık yağı ile değiştirdi. Küçük Erdem kuzuma ise ilaç yok, anne sütü yeter ona dedi her zamanki gibi.. Dün gece yine ateşlenmişti küçük kuzum, soyup bekledik önce ama ateşi düşmeyince Calpol verdik mecburen. Bugün öğlen gibi yeniden ateşlenmiş Dolven vermiş bakıcımız.

Ben ise iki hasta minik adamın arasında yalnız ve hastayım. Yalnızım çünkü babacık 24 Ocaktaki büyük proje geçişleri için çok çalışıyor ortalama gece birde geliyor eve.. O gelene kadar babaanne bizimle neyseki.. Gerçi varlığı sadece Emreyi Erdem'den uzak tutmaya yetiyor ama bu bile büyük lütuf benim için yalnızken.

Ve çokkkkkkkk hastayım, yorgunum ve uykusuzum. Bu hastalık için dinlenmeden geçmez derler ya, ben dinlenmek bir kenara, rutin uykumu uyuyamıyorum ki. 3 gecedir toplamda 8-10 saat uyku ile duruyorum ve artık tükenmek üzereyim. Kuzulardan bana sıra gelmiyor ki.. antibiyotik umarım işe yarar. Öksürüğüm, burun akıntım, halsizliğim, kısılmış sesim ve ağrıyan boğazımla üzerimden tır geçmiş gibi hissediyorum.

Annem hep "aman çocuklar hasta olmasın onların yerine ben hasta olayım" derdi, şimdi anlıyorum onu. Çocukların hastalığı kabus gibi.. O küçücük bedenleri öksürükle sarsılırken, ateş içinde yanarken ya da gözleri sulu, burunları salya sümük bir medet umar gibi gözlerime bakıp da mızıldarken, ben de eriyorum sanki onlarla birlikte.. Allah hiç kimseyi yavrusuyla sınamasın derler ya, büyük laf o.. İnsanın evladına çare olamaması ne acı veriyor, hastalık grip bile olsa..

Allah beterinden korusun..
Yavrularımızı sağlıkla bizlere bağışlasın Tanrım...amin.................

18 Ocak 2011

Gitmeli buralardan...


Adanın annesi Çiğdem mimlemiş beni. Henüz haberim oldu. Konu çok kolay ve çok eğlenceli.. Görmek istediğim 3 yer...

Tam da damarıma bastın Çiğdemcim, teşekkür ederim. Ama ben bu konuda 3 değil 333 yer sayabilirim sana.. Malum, kuzuların doğumundan önce kapı gıcırtısını bahane edip gezer tozardık sevgiliyle beraber. Şimdi hafta sonu bir yemeğe gitmek için bile 5 kez düşünmek gerekiyor..

Ama geçecek bu günler... Alıcaz kuzuları yanımıza, gezicez yine dağ tepe demeden..

Neyse sulandırmayalım mimi, hemen yazıyorum ailk aklıma gelenleri..

1- Doğu ve Güneydoğu Anadolu (GAP turu, çocuklardan önce kısmet olmadı ama bir gün mutlaka)
2- Antakya civarı
3- Konya (Özellikle Şeb-i Aruz zamanı)
4- Kars-Ardahan (Sevgilinin memleketi)
5- İtalya (B en gördüm ama sevgiliyle gitmek lazım)
6- Disneyland-ABD (Çocuklarla gitmek lazım)
7- .............

Ben özellikle kimseye değil de isteyenlere göndereyim bunu, çok zevkliymiş..

Tepedeki resimde Emre kuzum sabah gezmesinde.. Yer: Samsun sahili.. 2010 yazı..

14 Ocak 2011

Profilo Organik Pazar


Mecidiyeköy Profilo AVM'de Organik Pazar'dan henüz haberim oldu. Çarşamba ve Pazar günleri açılıyor, henüz yeni olmasına rağmen içinde bolca ürün ve üretici mevcut..


Benim gibi organik pazarlara gitmek için zaman ayıramayanlardansanız ve yakınlardaysanız bulunmaz fırsat bence...

13 Ocak 2011

Eşinin şehit bayrağını devlete iade eden kadın...

Sabah televizyonda gördüm pastanede iken, çıkmak zorundaydım, isim filan hatırlamıyorum ama yazmam lazım.. İçimde kalmasın..
Düşünün şimdi, iki çocuk sahibi bir kadınsınız, üçüncüsü karnınızda, eşiniz polis. Bir gün her sabah olduğu gibi öperek uğurluyorsunuz, akşam olmadan şehit olduğu haberi geliyor. Kim tarafında ? Hizbullahçılar yapmış diyorlar. Bulundukları polis otosu taranmış, haince ve acımasızca...
Eşinizin şehit cenazesinde tabutuna örtülen bayrağı size veriyorlar sonra, saklıyorsunuz canınızdan bir parça gibi belki...
Aradan 9 yıl geçiyor, televizyonda bir haber, ortalık karışıyor.. Af çıkıyor ve eşinizi öldüren Hizbullahçılar pat diye tahliye oluveriyorlar. Hiçbirşey olmamış gibi, kimbilir kimlerin kanını akıtmamışlar gibi.. Siz 9 yıldır 3 çocuğunuzla tek başınıza savaşmıyormuşsunuz gibi.. Niye? Niçin? Akıllandılar mı? Pişman mı oldular ? Ne oldu da salıveriliyorlar? Yok cevabı..
Devleti alimiz öyle uygun görmüş..
Sabah o kadını gördüm televizyonda, eşinin tabutunu sardıkları bayrağı buna vermişlerdi ya cenazeden sonra, işte o bayrağı devlete geri iade edecekmiş... anlayana...
İçim yandı empati yapınca, ateş düştüğü yeri yakıyor gerçekten de kimbilir neler yaşadı ve yaşıyor o kadıncağız?
Bu ülkenin yarısının hala bu adamlara ve bu anlayışa oy verdiklerine inanamıyorum..
Her halk hak ettiği şekilde yönetilirmiş...
Şahsen ben cezaevlerinde yatanlan herhangi bir grup için af çıkarılmasına karşıyım, bu benim düşüncem.. Ayrıca idam cezasına da hayır demiyorum.. Bu kadar netim...

07 Ocak 2011

Sağlık olsun...

Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama
Yarım saat erkene kurulsun saatin
Kedi ...gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin..
Pencerini aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin
Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin
Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin
Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart
Çek kızarmış ekmek kokusunu içine
Bak güzelim kahvaltının keyfine..
Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis,
Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin
Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile
Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,
Hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla,
Ohhh şöyle bir hafifle
Bir güzel kahve ısmarla kendine, seni mutlu eden sesi duymak için alo de
Hiç işin olmasada öğle üzeri dışarı çık
Yağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa
Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak
Çiçek görürsen kokla, köpek görürsen okşa, çocuk görürsen yanağından makas al..
Sonra,şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı, sen çok dar da iken kimler seni ferahlattı, hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı? Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?
Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara
Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor..
Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak, yüzünde güller açtıracak..
Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun.. Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..
Saklama tabakları, bardakları misafire
Sizden ala misafir mi var bu dünyada
Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil, vazife yapar gibi hiç değil,
Şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi, eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının..
Gece evinde, dostların olsun
Sohbet mezen, kahkahan içkin olsun..
Arkadaşım, hayat bu daha ne olsun?
Ama en önce ve illa ki sağlık olsun!


Can Yücel

04 Ocak 2011

Bir evde iki erkek çocuk yetiştirmek demek...


Ekşisözlükte “bir evde iki erkek çocuk yetiştirmek” başlığında bir anne şöyle yazmış:

“saçımda her gün tek tek arttığını farkettiğim aklardır… gece kalktığımda ayağımın altından kayan, düşmemek için yere sağlam basmak zorunda kaldığım arabalardır… her gün en az bir makine yıkamak zorunda olduğum çamaşırlardır… ayağımdan fırlatıp elime silah gibi geçirmeyi nasıl başardığımı anlayamadığım anne terliğimdir… üstünde tepinmekten yayları bozulan yataş marka yataktır… her noktasına işenmiş, kusulmuş koltuk takımıdır… araba resimleri yapılmış duvarlardır… her gece yatmadan önce yerlerde sürünüp lego toplamaktır… kırık araba tamir etmeyi öğrenme sanatıdır… çocuğunuzun dövdüğü çocukların anne-babalarından özür dilemeyi öğrenme olgunluğudur… 10 dk sonra parkta deli gibi koşacak bir çocuğu sırf yürümek istemiyor diye kucağınızda taşırken diğer elinizle bebek arabası sürme yetisidir… sürekli mutfakta tencerenin kaynamasıdır… savunma ve saldırı sporlarıdır… uykusuz hafta sonları, çizgi film izlemek zorunda kalıp izleyemediniz haber programları, her yemek sonrarı masa altından topladığınız cam kırıkları ya da yemek artıklarıdır…”

Hamiş : Yukarıdaki yazıyı Blogcu anneyi okurken gördüğüm yorumlardan birinden kopyaladım. Ekşi sözlükte yazıldığına göre kopyalamakta sakınca yoktur diye düşündüm.

31 Aralık 2010

Emzirme Reformunu Des-tek-li-yo-rum...


Sevgili Çiğdem sobelemiş beni. Üstelik konu çok önemli ve hassas.. Oldukça gecikmiş olmakla birlikte yine de cevap vermek boynumun borcudur.


(1) Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı sizce yüzde kaç? (*)

Kişi herkesi kendi gibi bilirmiş misali bu oranın %70-80 lerde olacağını düşünmüştüm ama sadece ve sadece %1,3 (*) müş.. İnanılır gibi değil, her 100 anneden sadece 1,3 tanesi bebeğini ilk 6 ay emziriyormuş. Çok acı bence.. Eğitim şart..

(2) Siz bebeğinizi ne kadar süre anne sütü ile beslediniz?

İlk oğlumu 20 ay emzirdim ve o sırada hamile kaldığım için doktor yönlendirmesi ile ve içim kan ağlayarak memeden ayırdım. İkinmi oğlum ise şu an 6,5 aylık ve halen anne sütü alıyor. İlk 6 ay sadece su bile içmeden sadece anne sütü aldılar her ikisi de..

(3) Kaç ay doğum izni kullandınız?

İlk oğlumda 16 haftalık doğum izni + 1 ay süt izni + yıllık 2 haftalık iznimi kullandım ve sonrasında işten çıkarıldım. Ama kötü niyetli bir olay değildi, sözleşmeli olduğumuz için olası bir durumdu ve bu oğluma yaradı, 14. Ayına kadar iş bulamadım ve doyasıya emziedim kumu. İkinci oğlumda ise yukarıdaki ziinlerin tamamını kullanıp işe döndüm. Halen de haftada 2 gün çalışmıyorum ve ofise geliş gidiş saatlerim sınırlı değil..

(4) Yasal süt izninizi kullanabildiniz mi?

Şirketim süt izni için bir problem çıkarmıyordu. Ben de her iki oğlumda da topluca kullanma yolunu seçtim.

(5) Emzirdiğiniz ya da süt iznini kullandığınız için iş yerinde mobbing (tepki, işi bırakmanız için baskı) ile karşılaştınız mı?

Hayır karşılaşmadım. Hem de hiç..


(6) Bebeğinizi toplum içinde, dışarıda emzirmeniz gerektiğinde sıkıntı yaşadınız mı?

Hayır yaşamadım. Bebeğimi aç bırakacağıma her yerde emzirmeyi uygun gördüm. Arabada, sahilde, avm’de, parkta her yerde emzirdim..

7) Emzirme konusunda desteğe ihtiyacınız oldu mu? Gerek emzirme danışmanlığı, gerekse psikolojik olarak yeterince destek bulabildiniz mi?

Hem de nasıl… İlk oğlumda tam 3 ay boyunca göğüslerimdeki yaralar hiç geçmedi ben hep ağlayarak emzirdim ama hiç vazgeçmedim.. İkinci oğlumda ise daha tecrübeli idim ve sorun yaşamadım.. En büyük destekçim ise her zaman eşim oldu.. Ben emzirirken sürekli sıvı takviyesi yaptı, hiçbir gece beni emzirirken yatmadı, yanımda bekledi.. Hepsi geçecek diye hep teselli et beni ve geçti.

(8) Emzirdiğiniz süre boyunca etraftan “sütün yetmiyor, mama ver, bu çocuk meme emmek için çok büyük” şeklinde baskı gördünüz mü?

Evet evet evet… Ama kimseyi dinlemedim, direndim ve başardım..

(9) Emzirme Reformu’nu biliyor musunuz? Sizce Emzirme Reformu neden gerekli?

Elbette biliyorum. Ve destekliyorum !! Emzirme Reformu gerekli ; Çünkü hamilelik, doğum, lohusalık, emzirmek zaten kendi içinde zor süreçlerdir bu aşamalarda sadece ailemiz değil, kanunlar da anne-bebeğinin yanında olmalı diye düşünüyorum. Oysa ülkemizde kanunlar her zaman olduğu gibi güçlüden yani, işverenden yanadır.

(10) Emzirme Reformu’nu web sitesinde desteklediniz mi? Destek olmak için www.emzirmereformu.com adresindeki formu doldurmanız yeterli.

Destekledim.


Yukarıdaki soruları yanıtladıktan sonra, veri takibi yapabilmek açısından yazınızın linkini bilgi@emzirmereformu.com adresine gönderiniz.

(*) Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı yüzde 1,3. (Kaynak UNICEF Türkiye). Annelerin yüzde 98′i doğumdan sonra emzirmeye başlıyor, fakat ilk iki aydan sonra genel emzirme sorunları veya işe başladıklarında yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle emzirmeyi ve anne sütüyle beslemeyi sonlandırabiliyorlar.

Ben de eksik kalmayayım, Toprak'ın annesini mimliyorum..

29 Aralık 2010

Lösev ve Kent Projesi

Bugün üye olduğum mail gruplarından birinden geldi bu mesaj. Aynen aşağıya kopyalıyorum..



-----------
Arkadaslar,

Kampanyamiz hizla ilerliyor. Ama zamanimiz cok az. Bugun de losemili
bir cocuk basvurdu. 6/6 tam uyumlu verici kardesi olmasina ve hastanin
yasamasi k emik iligi nakline bagli olmasina ragmen nakil yaptiracak
hastane bulamiyor. En yakin 3 ay sonrasina randevu veriliyor. Yani bir
anlamda beklerken öl deniliyor.Bunun icin zamanimiz yok. Ben
utaniyorum.Ama ne yapacagimi da sasirdim. Gercekten bu insanlar bu
kadar duyarsiz mi.Ya da bir tek biz mi telaslaniyoruz. Acaba biz de mi
3 maymun olmaliyiz ki aksam rahat uyuyalim.Hayir , olamaz. nsanlik
henuz olmedi. Ya gercekten bizim cok yakinimiz birisi yasayacakken goz
gore gore olse biz ne yapardik.Insanlar katil olur yahu.


Haydi tuslara daha fazla dokunalim ve bu sayiyi kisa zamanda 1 MILYONA
cikaralim, sonra da 5 milyona.


Sesimizi basin bile duymuyor, siyasiler nasil duysun?


Elinize saglik. Kolay gelsin.


Dr . Ustun EZER Yonetim Kurulu Baskani
LOSEV Losemili Cocuklar Vakfi
------------------------------------------------


Ülkemizde kanser illetine yakalanmış nice yavrucak var ki, uygun ilik bulunduğu halde SADECE İLİK NAKLİ YAPILACAK HASTANEDE BOŞ YATAK OLMAMASI NEDENİYLE ÖLÜYORLAR...



Şaka gibi değilmi? Ama şaka değil.. Zehir gibi bir gerçek bu.



Ve Lösev var, kurulduğu günden beri canla başla bu yavrucaklar için çalışan didinen.. Bir hastane kompleksi yapalım diyorlar, her türlü kaynağı bulmuşlar, tek eksikleri boş bir arazi.. Hükümetin yaptığı ise daha da şaka gibi.. 3 kez söz verilmiş ama halen bir gelişme yok.. LÖSEV TAM 4 SENEDİR BOŞ ARAZİ BEKLİYOR...


Peki bizim elimizden ne gelir derseniz? Tıklayın şuraya, destek olun, bir kaç satır birşeyler yazın. Sesimiz duyulsun.. Bu kepazelik sona ersin.. Her aileye 3 çocuk önermekten ziyade elimizdeki avucumuzdaki yavrularımızı koruyalım...

2011 dilek listesi


Annelerin Dünyasında bu hafta 2011 den beklentilerimizi yazıyoruz..

Okumak için bekleriz hepinizi..

23 Aralık 2010

Babamın ardından...

Nereden başlamalı yeniden yazmaya hiç bilemiyorum aslında. Sanki bin yıldır yazmıyor gibi hissediyorum kendimi. Bir o kadar da özledim aslında yazmayı.. Bu nedenle karmakarışık, sırasız tuhaf, kuralsız bir yazı olacak bu..
Babamı kaybettikten sonra ilk kez kabrine gittik dün annem ve kızkardeşim Figen'le birlikte.. Çok tuhaf bir dinginlik ve üzüntü hisettim.
Ama önce babamla ilgili yazmam gereken şeyler var, anlatmam lazım...
2,5 senedir biliyorduk babamın kanser denen illete yakalandığını, mesane kanseri idi.. defalarca sistoskopi yapıldı, teşhisten sonra kendi doktoru ameliyat dediğinde inanmadık ona, iyiki de inanmamışız. hemen akabinde internetten araştırarak 3 ayrı profa götürdük babamı, hepsi aynı şeyi dediler, o ameliyatı kaldıramayabilir. hatta bir tanesi meşhur doktor vurdumduymazlığı ile şu cümleyi kurdu : "ben cerrah olarak süper bir ameliyat yaparım ama babanızın akciğerleri sönerse masadan kalkamaz...."
Vazgeçtik ameliyattan ve kemoterapi destekli ışın tedavisini seçtik. babam toplamda bir ışın tedavisi ve bir kür de kemo gördü. İkinci kemoyu tamamlayamadı. çünkü kanser karaciğerine sonrasında da kemiklerine sıçramıştı. son bir ay içinde ise kanserin beyinciğe de sıçradığını öğrendik. nasıl sıçramasın ki haftalarca kemoya başlayamadık karaciğer yetmezliği böbrekleri de işlevsiz bırakınca..
10 kasımda hastaneye yatırdık babamı, 26 kasımın ilk saatlerinde de kötü haber geldi...
Son gününde odasında tuvalete götüremedik annemle, hastabakıcı çağırdık yardıma.. halbuki o güne kadar gidiyordu tuvaletine kendisi yardımımızı alarak..
O gün hastane yemeğini beğenmediğinden balık istedi benden, çinekop ızgara olsun dedi.. kardeşimle dönüşümlü olarak hastaneye gidiyorduk ve annem hep yanındaydı.. yarın dedim figen getirir balığını, eğer o getirmezse cumartesi ben getiririm dedim. parmaklarıyla saydı günleri bir bir ve cumartesine çokkkk var kızım dedi.. O an kalk dedi içimdeki ses, kalk ve balık bul babana.. Fırladım gittim kadıköye, girdim balık pazarına, bir balıkçı buldum hem satan hem pişiren.. hemen verdim siparişi beklerken de yine oradaki manavda gördüğüm ve bir gece önce babamın annemden istediği taze siyah üzümleri aldım, balıkları aldım, koştum hastahaneye.. Balıklara çok sevindi, hemen birini temizledim, yavaş yavaş yedi, bir dal roka yedi, bir de çeyrek limon koymuşlar pakete onu yedi dış kabuğunu soyarak.. sonra üzümleri yıkadık, 3 tane de üzüm yedi.. ve bunu yazrken halen inanasım gelmiyor ama bu dünyadaki son rızkı bunlar oldum babamın. şimdi düşünüyorum da eğer o balığı ona yedirememeiş olsaydım, hayatım boyunca vizdan azabı çekecektim sanırım...
İnsanın kendi ya da sevdiklerinin ölüm zamanını bilmemesi aslında ne büyük lütuftur bize.. Bilseydik akıl sağlığımızı koruyabliirmiydik acaba? sanmıyorum...
Akşam üzeri hastaneden ayrılırken 1 gün sonra babamı yeniden göreceğimden ne kadar da emindim halbuki.. oysa çevremizdeki herkes -doktorlar da dahil- kurban bayramını çıkarabilirse ne mutlu diyorlarmış ardımızdan.. yani herkez sezmiş de sadece annem, Figen ve ben anlamamışız son dönemece girdiğini.. çünkü ölüm bir yakınınıza hiç yakışmıyor. ölüm soğuk, ölüm uzak.. halbuki o gün doktorumuz annemle de benimle de ayrı ayrı konuşmuştu ve diyaliz vs hiçbirşeyin aslında bu noktadan sonra çok da işe yaramayacağını, son noktaya geldiğimizi anlattı uzun uzun.. eve mi götürsek dediğimde ise babamın kansere bağlı ağrılarının daha başlamadığını ve o ağrıları hastanede morfin türevi ilaçlarla kendilerinin azaltabileceğini ama evde bizim elimizden fazla birşey gelmeyeceğini anlattı. konuşmanın sonuna doğru ne kadar zamanımız var dediğimi hatırlıyorum.. 1 ay dedi doktor.. max.1 ay..
Aynı gece babam gece 11 gibi fenalaşınca beyinciğe sıçrayan kanser nedeniyle bilincini yitirince yoğun bakıma kaldırıldı. annemi eve getirdik tabi çok korkmuştu o da.. tansiyonu evde 22 idi. hemen limonlu yoğurt yedirdik ve 17 ye düşünce de yatırdık annemi.. biz eşimle başımı yastığa koyar koymaz da hastaneden aradılar gelin dediler.
Yine konduramadan gittik hastaneye, yoğun bakım doktoru, babamın kalbinin durduğunu şu an müdahalede bulunduklarını anlattı kendinizi hazırlayın dedi.. o an ne hissettim hatırlamıyorum, sendelediğimi ve bir sandalyeye oturtulduğumu hatıorlıyorum sadece.. hala inanamıyordum.. kapıda beklerken figenleri aradık. 15 dakika sonra da kötü haber geldi zaten.. içim boşaldı işte o zaman.. bir gebenin içinden kopup gelen doğum anı gibi içim boşaldı, ruhum üşüdü.. derken figenler geldiler, kardeşimin o ilk bakışını ömrümce unutmayacağım, kötü sonu sorar gibi, inanmak istemezmiş gibiydi gözleri.. sarıldık....
Sonra sanki kendimizi bırakmamız için tanrım bir işaret etti bize.. biz babamın naaşını son bir kez görebilmek için oarda beklerken bir başka grup geldi, hepsi gencecik bir sürü insan.. kızlardan biri "olamaz", böyle bitemez.. meğer tiyatro ve dizi sanatçısı Onur Bayraktar da orada o gece vefat etmiş. onları görünce ister istemez içimden "allah sıralı ölüm versin" dedim sanırım.
Şimdi babamın yaşını soruyorlar bana, ne anlamsız bir soru.. babam 79 yaşındaydı ama o benim babamdı yaşının ne önemi olabilir ki? paylaştıklarımızı etkilermi ki bu? hayır.. kesinlikle hayır..
Sonrasında babamı morga götürdük görevlilerle birlikte.. son bir kez gördük onu o kapının önünde.. O esmer kara adam girmiş bembeyaz akça pakça biri vardı o sedyede.. gözleri daimi istirahatine hazırlanırmışcasına sımsıkı kapanmıştı dudakları sanki gülümsüyordu.. çok güzeldi, sıcacıktı, ölüm hiç ama hiç yakışmamıştı koca çınarıma...
ve arkasından birbirinden iğrenç ve anlamsız birsürü bürokratik iş.. babamı 26 kasım akşam üzeri 17:30 gibi Kınalıada camisindeki morga yatırabildik..
babam sağlığında bir gün vakti geldiğinde ölünce adaya gömülmek istediğini söylerdi.. ama gel görki adadaki mezarlık 2 sene önce dolduğu için kapanmıştı.. 1,5 gün süren canhıraş çalışmalar sonucu güç bela kınalıadaya gömülmesi için özel izin çıkarıldı.. Bu kez de yer bulmak sorun oldu.. Boş bulunarak kazılan 3-4 mesar yerinde de kemiklere rastlandığı için vazgeçildi. son olarak heybeliadaya gömülmesine karar verildi ama bu kez da 27 kasımdaki lodos nedeniyle vapur seferleri iptal oldu ve adaya kimseler ulaşamadı.. aslında iyi ki de öyle oldu, o gün adada olan kuzenim sayesinde son bir mezar yeri kazdırıldı ve uygunluğu tespit edilince de babamı kendi adasına, Kınalıadaya defnedebildik ertesi gün..
İşte dün babamı ziyerete gittiğimizde tüm bu olanlar yeniden geçti gözümün önünden ve bu kez kesin olarak idrak ettim babamın öldüğünü.. Her taşında her tuğlasında babamın alınteri ve emeği bulunan eve onsuz gitmek içimizi burktu.. Eşyalarını toparladık, Darülacezeye teslim ettik.. Şimdi görevimizi tamamlamış gibi hissediyorum kendimi.. sırada kırk duanı okutmak ve seni haberdar eylemek var.. o da olacak inşallah..
Babam, koca çınarım, emanetin annem başımızın tacıdır her daim.. Torunların ise canımızdan birer parçadırlar... Gözün arkada kalmasın, rahat uyu, mekanın cennet olsun inşallah...

27 Kasım 2010

Babam için sözün bittiği yerdeyiz...

Mehmet Dülger
1931 - 2010
Canım babacım, mekanın cennet olsun inşallah... İçimde nasıl bir boşluk açıldı tarif etmem imkansız.. ve o boşluk hiç dolmayacak artık biliyorum. Tek tesellimiz acı çekmeden ayrılman bu dünyadan.. Bilsen nasıl güzeldin morga giderken, ölüm hiç yakışmamıştı sana... nurlar içinde yat babişkom.. koca çınarım...

02 Kasım 2010

I have a dream...

Mutluluk; banyodaki üç diş fırçasına bakıp,
dördüncüyü hayal ederken gülümsemektir...

12 Ekim 2010

Anne İş-te...

Doğum yaptığım gün bile hastanedeki lohusa yatağımdan yazmak için direnmeme rağmen niye bunca haftadır bu bloğa tek satır yazamadığımı inanın bilmiyorum.
Doğum izninde olmak, evde sürekli dengeleri bulmaya çalışmak demek sanırım o nedenle.. Kısaca özetlemek gerekirse, Kasım ayında işe başlayacağım ama bu hafta ofisteyim. Bana ihtiyaçları olduğundan çağırdılar ve itiraf ediyorum koşarak geldim.
Ekim ayı itibariyle bakıcımız da işbaşı yaptı ve ben biraz olsun nefes alabildim evde.. Tek çocuğu olanlara söylüyorum, tek çocuk hiç çocuktur. Yapın ikinciyi de görün hanyayı konyayı... (Bu laftaki Hanya neresidir acep?)
Neyse lafı dağıtmayalım, Emine hanım yani bakıcımız 13 yıldır çocuk bakıyor, referansları güvenilir ve doktorumuzun tavsiyesi olan bir danışmanlık şirketi vasıtasıyla geldi bize.. Şimdilik herşey yolunda ve umarım hep böyle gider. Ondan Erdem'e bakmasını, Emre'ye gerekirse gözkulak olmasını (çünkü Emre üst katımızda oturan babaannede vakit geçiriyor daha çok), çocukların çamaşırlarını ütülemesini ve bize ve çocuklara yemek yapmasını istedik. Çok gerekli olduğunda da şöyle bir süpürge açıyor. Temizlik için her hafta gelen başka bir yardımcımız olduğundan başka birşey istemedik. Şimdilik maşallahı var ve muhteşem yemekler yapıyor:-)
Evde işler eğer Emre de bizimle ise zor oluyor çünkü halen kardeşine zarar verme aşamasındayız. Sürekli olarak Erdem'i Emre'den korumamız gerekiyor. Olay artık sadece Erdem'i değil, kendimiz ve hatta Emre'nin kendisini bile kendisinden koruma boyutuna geldi ki, sormayın gitsin. Emre gayet hareketli, zeki ve hızlı bir çocuk. Hal böyle olunca speedy gonzales modu herkesi çok yoruyor.
Geçtiğimiz iki haftanın en sevindirici olayı babamın sağlığının biraz olsun iyiye gitmesiydi. İkinci parti kemoterapi görüyor babam ve oldukça zor günler geçirdik ailecek. Şimdi daha iyice.. Hatta bu hafta adada evimizde yeni tamiratlar bile yapmış ki değmeyin keyfimize...
Beni sorarsanız da evdeki üç adamla aslında gayet memnunum hayatımdan. İkinci çocuk evet çok zor ama o kadar güzel ki anlatamam. Kendini nasıl da sevdiriyor velet, nasıl tatlı.. İyiki olmuş, iyi ki bizi seçmiş kuzucuk.
Şimdilik bu kadar be sevgili blog. Gidip süt sağmam lazım, sütüm ancak yetiyor beyfendiye.. bakalım yeni günler neler getirecek bize...

04 Ağustos 2010

Bizim evin halleri



Erdem kuzum banyoda...

Oğluşum ve ben uykucuyuz uykucu....


Erdem oğlum gezmelerde...


Erdem kuzum annesini emmiş emmiş, uykuya dalınca ağzındaki sütü yutmayı unutmuş...



Emre abimiz Erdem kardeşinin emziğini almış ağzına şov yapıyor...


En sevdiğim 3 erkek işte buradalar... Bir Pazar sabahı...



Emre kuzum öğlen uykusuna yatmış..








22 Temmuz 2010

Emzirme Reformu'nu destekleyelim..


Blogcu Anne Elif arakadaşımız bir süredir bloğunda Emzirme Reformu Manifestosunu yayınlıyor ve emziren emzirmeyen herkesten de yardım bekliyor.
Ben de kendisini canı gönülden destekliyor ve beni okuyanların da haberdar olmaları için burada yer veriyorum..

Lütfen şu adrese gidin, bir yorum bırakın ve "Destekliyorum" deyin..

Ellerine sağlık Elifcim...





16 Temmuz 2010

İkinci çocuk yorarmış...

Dağıldım be günlük, ikinci çocuğun, lohusalığın, ev kadını olmanın, birinci çocuğun kıskançlıklarının, ailedeki sağlık problemlerinin arasında dağıldım ben itiraf ediyorum...

Doğumdan önceki en büyük korkum gerçek oldu, Emre kuzum çokkk ama çokkkk kızkanıyor kardeşini.. Özellikle benden hatta sadece benden.. Onu kucağımda tutmama, emzirmeme, yanımdaki yatakta yatırmama dayanamıyor resmen.. Ve işin kötüsü şiddet kullanıyor.. Eve üçümüz yalnız kaldığımızda tek amacım Erdem'i Emre'den korumak oluyor..

Neyseki babaannemiz üst katta oturuyor ve Emreyi günde iki kere parka çıkarmaya geliyor, alıp gidiyor. İşte o zamanlar hem vicdan azabı duyup hem de dinleniyorum, Erdem'i gönlümce sevip emzirrebiliyorum..

Babaannemiz geçen hafta tatile gittiğinde kabus oldu gündüzler..Neyseki geldi de bir nebze rahatladık.. Rahatladık derken de vicdan yapmıyor değilim ama Emre gibi aktif bir kuzu ve Erdem gibi br bebekle yalnız kalınca anladım ki yardıma ihtiyacım varmış gerçekten de.. Tek başına olmuyor.. Emre kreşe falan gitse neyse ama sürekli evde ve özellikle emzirme seanslarımızda hep kucağımda, sırtımda olmak istiyor.

Offf daraldım yani... Bu arada sürekli aklımda burayı güncelleme gereği, Annelerin Dünyası'nda yazmam gereken ve kaçırdığım yazılar ve Galeri Anne'de yayınlanması gereken fotoğraflar var.. Hiç vakit bulamıyorum, hep aklımda ama hiç elimde olamıyorlar.. Sanırım birini elemem gerekecek...

Bu arada Erdem kuzum son sürat büyüyor.. 3180 gr doğum eve geldiğimiz hafta 2810 gr a kadar kilo kaybeden kuzucuk aylık kontrolde şaşırttı bizi.. 4170 gr olmuş ve boyu da 5 cm uzamış.. Süper yani gelişimi.. Doğum yaptığım hastanedeki "sütünüz yetmiyor mamaya başlayın" diyen çocuk doktoruna kapak olsun bu da... Halen o kadar kızgınım ki o kadına aklıma geldikçe mama önerisi, tüylerim dikiliyor resmen.

Son olarak babam da hastahanede yatıyor, kanamanın nedenini bulmaya çalışıyorlar ve kan takviyesi yapıyorlar.. Aklımın bir bölümü de onunla ama istediğim kadar sık gidemiyorum yanına, iki çocuğu birden bırakmak zor zira...

Kafam, kalbim hep dağılmış durumda.. Hergün yapılacak işler aklımdan geçiyorlar bir bir... Liste günlerdir azalmıyor hep çoğalıyor ama:-(

Maillere bakılmalı,
Blog güncellenmeli
Annelerin Dünyasına yazı yazılmalı
Fotoğraf çekilmeli
Yemek yapılmalı
Babam aranmalı
Emrenin kıskançlığı için destek alınmalı
Emre dişçiye götürülmeli
Erdemin sünneti ayarlanmalı
İşe başlamak için babaanneye yardımcı tutulmalı
...meli
...malı

.....

İmdattttttt......